7 Şubat 2021 Pazar

Kral Marceus

 


Çok para dedi Komutan Marceus. Çok para... Üstelik ellerinde tam olarak kaç askerimizin olduğunu bile bilmiyoruz. Kimse alınganlık göstermesin ama hazinemizin hali ortadayken, senatoya beceriksizliğimin bedeli diye bu kadar fidye teklifini sunamam.

“Ama efendim...” dedi yandaki asker çekine çekine. “Bu biraz da bizlerin suçu değil mi? Peki ya halk? Halka ne deriz?”

“Öldü deriz komutan. Kaybettik hepsini. Uzatma. Bir sandık altını, bin asker orada esir kaldı diye veremem. Paralı asker tutsam çok daha kârlı olur bu iş. Haber yolla hemen, dilediklerini yapsınlar. Ama sanma ki gazabımdan kurtulacaklar.”

Marceus’un yanındaki komutan çaresiz ve düşünceli bir edayla kafasını öne eğip usulca odadan çekiliverdi. Kral Marceus ise gözlerini batan güneşe dikmiş, yenilginin hırsıyla altın kadehindeki içkiyi yudumlamaya koyulmuştu.

 

***

 

Septhenya zindanlarından yükselen iniltiler duvarlarda yankılanıyordu. Işığın bile korkudan giremediği dar geçitler, adeta birer megafon görevi yaparmışçasına dehşet verici inleme ve yardım seslerini şehre yayıyordu. Savaşta yakalanan esirler, toplum suçluları ve cezalandırılmayı bekleyen diplomatlar bu zindanların küflü kokusunu içine çekmeden öldürülmezdi.

Dip zindanların birinde havanın basık kokusuyla kaplanmış loş ortam, mahkûmların uykusunu getirmişti. Koridorda yanan meşalenin belli belirsiz ışığı, duvara yaslanmış şekilde uyuyan Marceus’un en sağdık komutanının suratında dalgalanıyordu.

Rüyasında kralını, Marceus’u görüyordu.  Ormanda birliktelerdi. Marceus önde yürüyor o da arkasından adım adım kralı takip ediyordu. Bir ara kafasını sağ tarafta akan ırmağa doğru çevirdi. Puslu havada belli belirsiz bir kayanın üstünde oturmuş periyi gördü. Bembeyaz yüzü ve griye çalan saçlarıyla kuşanmış peri sakince uzaktan onları seyrediyordu.

“Gitme” dedi peri kafasını kaldırarak.

O an komutan yürürken duraksadı ve periye “neden” diye sordu merakla.

“Gitme” diye tekrarladı peri.

“Ama O… O benim Kralım.” dedi komutan, bir elini ileriye doğru kaldırıp.

“O sadece kendisinin kralı!”

Peri kafasını önüne çevirerek büzüştü. Komutan Dukas ise tekrar önüne doğru baktı. Kral Marceus’la arasındaki mesafe git gide açılıyordu.

Rüyadayken aniden irkildi.

Demir parmaklıkların kilidi gürültüyle açılırken, Septhenya Kralı ve zindan ağası yanındaki muhafızlarla içeri daldı. Komutan Dukas, yaslandığı duvardan doğrularak uykusunu atmaya çalışıyordu. Diğer mahkûm askerler de uyanmaya başlamıştı. Zindan ağası elindeki parşömeni, şişmiş göbeğinin üzerinden yüksek sesle okumaya başladı:

-Ey şımarık Septhenya Kralı! Elbet her gün yeniden doğan güneş sana da bir gün mağlubiyet acısını tattıracak. O gün bu kadar şımarık olabilecek misin? İstediğin on bin altını sana vermiyorum. Hatta sen bana on bin altın yolla, sana bin asker daha göndereyim. Dilediğini yapabilirsin.”

Zindan ağası elindeki parşömeni katlarken, Septhenya Kralı yerde dizilmiş askerlere seslendi.

“Görüyorsunuz işte Luthenyalılar, siz böyle bir kralı hak edecek ne yaptınız? Bir kral bu kadar gurursuz, bu kadar kibirli ve halkına bu kadar umursamaz davranacak cüreti nereden alıyor? Söyleyin sizlerin idamı Marceus’a en ufak bir üzüntü, en ufak bir keder verir mi? Tabi ki hayır. Umurunda bile değilsiniz. Sizi savaş meydanında nasıl terk ettiğini gözlerinizle gördünüz. Sizi nasıl umursamadığını az önce göndermiş olduğu haberle kulaklarınızla duydunuz. Sizi bu kadar kör, bu kadar sağır edecek ne yaptı bu şeytan? Hala Marceus’un uğruna ölecek kadar ahmak var mı aranızda?

 

***

 

Birkaç gün sonra Marceus öğle yemeğindeki şarap eşliğinde kızarmış kuzu budunu ısırıyordu. Dışarıda yağmurun ıslattığı toprak kokusu saray balkonundan odanın içine doğru vurmaktaydı. Üstüne birde ağaçların yeni açmış çiçek kokuları masaya eşlik ettikçe yemek daha bir iştah açıyordu.

Bahar mevsiminde hep böyle olurdu Luthenya toprakları. Bir yandan yağmur çiseler, diğer yandan güneş bulutların arasından sürekli kendini göstermeye çalışırdı. Toprak, ağaçlar, kuşlar, bulutlar, güneş kısacası tüm doğa canlanırdı bahar aylarında.

Belli belirsiz koşuşturma sesleri geliyordu koridorlardan. Ardından kılıç sesleri duyulmaya başladı. Yemek yemeyi kesip ayağa kalkan Marceus’un kapısı büyük bir gürültüyle parçalanıverdi. İçeri onlarca asker girmiş, yüzlercesi de koridorlarda öfkeyle olacakları seyretmekteydi.

İçlerinden biri öne atılarak krala fırsat vermeden kanlı kılıcını Marceus’a doğrulttu.

Bu, esir Komutan Dukas’tı.

Septhenyalılar onu nasıl öldürmez diye düşündü bir an Marceus, sonra panikten kurtulmaya çalışıp Dukas’ın ona hep sadık kaldığını hatırladı.

Dukas öfkeyle Kral Marceus’a doğru yönelip ayağının altıyla tekmeyi basıverdi. O an Marceus, şarabın verdiği sersemliğin de etkisiyle yere uzanıvermişti.

“Hain domuz! Ruhunu şeytana teslim etmiş kral müsveddesi. Sen bir kral olmanın onurunu taşımıyorsun!” dedi bağırtıyla.

Kral Marceus’tan ses soluk yoktu. Kesilmeyi bekleyen tavuk gibi ipek pelerinin içinde büzüşmüş, olacaklardan habersiz titriyordu. Bu bir isyan olmalıydı. Göz gezdirdiğinde etrafta hiç muhafızının olmadığını fark etti. Demek ki isyancılar hepsini katletmiş olmalı diye düşündü. Ama nasıl sessiz sedasız gelebilmişlerdi buraya kadar?

Yardım alacağı kimse gözükmüyordu.

“Bağışla beni” dedi Marceus. “Yalvarırım hayatımı bağışlayın!”

“Hain domuz, o kıyamadığın hazinenin altınlarını sana kim getirdi? Kimin parasını kimden esirgedin sen?”

“Yalvarırım yapmayın…” dedi isyancılara başını çevirerek.

“Esas sen koca komutan… Luthenya’nın devrik kralı… Sen, bir altın bile etmezsin. Duyuyor musun beni? Bir altın kadar kimsenin gözünde değerin yok!”

O an Komutan Dukas’ın aklına bir fikir geldi. Septhenya kralının desteği ve yanındaki askerlerle ülke tahtına oturacak ve yeni yönetici kendisi olacaktı. Evet, Septhenyalılar fidyeyi alamayınca tüm esirleri galeyana getirip serbest bırakmıştı. Ama bu yaşananlar bir sandık altından daha değerliydi onlar için.

Komutan Dukas serbest kalınca, emrindeki bin kadar askerle saraya yürümüştü. Üstelik yaptığı isyana hemen hemen kimse karşı çıkmamıştı, hatta onu desteklemişlerdi bile. Sanki herkes bunu ister gibiydi. Ama Marceus’dan bir farkım olmalı diye düşündü o an. Onun kadar acımasız, merhametsiz olmamalıydı. Marceus’a bir fırsat vermeli ya da öyle görünmeliydi. Böylece tahtına oturduğunda halkın onu benimsemesi daha kolay olacaktı. Onun gibi zalim olmadığını kanıtlayacaktı.

“Hain Marceus!” dedi ve devam etti Dukas:

“Sen bizleri, en sağdık komutanını, halkını, askerlerini bir sandık altınla değiştin. Savaş meydanında onurunu yerlere fırlatıp, pis canının uğruna kaçıp, bizleri düşmana yem ettin. Ülkeni küçük düşürdün. Gözünü sadece para bürümüş ama ben sana bir fırsat vereceğim. Şimdi dinle beni;”

“Eğer bu şehirde sana acıyıp bir altın veren olursa, o altını alıp bana getireceksin. Karşılığında hayatını bağışlayacağım.”

Marceus’un titremesi yavaşlamış ve korku dolu gözlerini hafifçe kısmaya başlamıştı. Bu onun için bulunmaz fırsattı. “Onlarca dostum var bir altın nedir ki?” diye geçirdi aklından. Yeniden ağaçların kokusunu koklayacak ve yaşamaya devam edecekti.

Arkasında dört muhafızla Marceus pelerini sırtından alınmış, kirli elbiselerle şehri dolaşmaktaydı. En yakın dostlarına gitti hemen. Ancak bir terslik vardı. Kimse yardım etmeye yanaşmıyordu. Samimi ahbaplarından biri “Üzgünüm dostum...” demişti. “Sana yardım edersem ordu beni hain ilan edebilir.”

Kapılar birer birer suratına kapanıyordu. Politikacılar, emekli askerler, diplomatlar, tüccarlar hepsi adeta ağız birliği edercesine yüz çevirmişti Marceus’a. Aslında vakti vardı akşam olmasına ama hala bir altın bulamamıştı. “Lanet olasıca bir altın… Koca Kralın bir altın kadar değeri yok muydu bu ülkede?” diye mırıldandı. Üstü başı kir içinde kalmış, ipek gömleği lekelenmişti.

Sokaklardan birinde yine kapılar yüzüne kapanırken, yaşlı bir adam domuz sürülerinin içinden sesleniverdi ona.

“Marceus! Kralım… Ne oldu böyle size?”

“Ah…” dedi Marceus, ihtiyarın bulunduğu çitlere koşarak. “Ah efendim sormayın, altın… Bana bir altın borç verebilir misiniz?””

“Ben mi?”

“Evet söz veriyorum geri ödeyeceğim.”

Olanları yaşlı adama anlatınca, yaşlı adamın gözlerinde bir ışık belirdi.

“Bay Marceus belki size bir faydam dokunabilir. Eğer bu domuzların altındaki gübreleri temizleyip ahırı düzenlememe yardım ederseniz ben de size yardım edebilirim.”

Marceus düşünmeden kabul etti ve iri süpürgeyi alıp hemen ahırı, domuzların altındaki gübreleri temizlemeye başladı. Leş gibi kokuyordu ortalık, dayanılmaz bir hayvan pisliği kokusu vardı. Halbuki saatler önce taptaze bahar kokusu eşliğinde öğle yemeğini yiyordu. Şimdi ise canla başla domuz gübresi temizliyordu.

Yağmur çiseledikçe üzerindeki elbiseler vücuduna yapışıyor, düşen damlalar kendi terine karışıyordu. Eğilip kalktıkça ıslaklığı, vücudundaki ısıyla birlikte buhar olup havaya tütüyordu.

Muhafız askerler bir köşede olan biteni seyretmekteydi. Marceus’un bu hali onlara keyif veriyordu. Yaşamak ve hatta intikam almak ne kadar güzel bir duyguydu onlar için. Oysa daha birkaç gün önce Septhenya zindanlarında ölümü düşünüp; şu çaresiz Marceus’un gelip onları kurtarmasını beklemişlerdi.

Saatler süren çalışmanın ardından ahırın ve etrafın temizliği bitmişti. Hemen koşarak ihtiyar adama yöneldi. “Efendim.” Dedi.

“Efendim hepsi bitti. Altınımı verebilir misiniz?”

“Al bakalım” dedi ihtiyar cebindeki bir gümüşü çıkararak. “Bugünkü tüm kazancımı sana veriyorum.”

“Ama bana altın lazım.”

“Kral Marceus… Ben aylarca ahır temizlesem yine de bir altın kazanmıyorum ki.”

“Yani sende hiç altın yok mu?”

“Yok tabi…” dedi ihtiyar, ağzındaki eksik dişlerle sırıtarak. “Yıllarca ben size hizmet ettim; bir gün de siz bana çalıştınız çok mu? Hem belki böyle küçük işlerde çalışarak ufak ufak biriktirip toplayabilirsiniz bir altını, fena mı oldu?”

Marceus öfkeyle yaşlı adamın buruşmuş boynunu tutup sıkmaya başladı.

“Seni yaşlı herif!” diye bağırıyordu.

Öldürürcesine yapışmıştı adamın boğazına. Yaşlı adamın suratı soluk beyaz renkten pembeye dönerken Marceus, sırtındaki muhafız yumruklarının acısıyla ellerini çekmek zorunda kaldı.

“Ahmak kafam…” diye geçirdi içinden. “Saatlerimi o domuz ahırında heba ettim.”

Saatler ilerlemişti…

Gün batmak üzereydi ve artık Luthenya sokaklarında yürüyecek gücü bile kalmamıştı. O yürüdükçe arkadan gelen muhafızlar da onu takip ediyordu.

Halkın Marceus’a yardım etmesini bırakın, kralı tanıyan insanlar yerdeki taşları alıp suratına fırlatıyordu. Öyle ki kafasında oluşan taş darbelerinden yüzüne kanlar akıyor, yağmur eşliğinde kirli beyaz gömleğine doğru süzülüyordu.

Penguen gibi ayaklarını açarak kafası öne eğik, çaresizce yürürken saatler ilerliyordu. Bir an yürümeyi bıraktı ve çamurlu suların ortasına dizlerinin üzerine çöktü.

Cebinden ihtiyarın verdiği gümüşü çıkarıp parmaklarının arasına aldı, yağmurun paraya çiselemesini seyretti dalmış vaziyette. Bir an kafasını kaldırıp batmakta olan güneşe doğru, çaresiz ama umursamaz tavırla gülümsemeye başladı.

 

  

Uğur Aslan


Öyküyü rıhtımda okumak için: https://oykuseckisi.com/kral-marceus/

Devamını Oku »