24 Ocak 2021 Pazar

Ressam Denor La Fanzin


Sanatkâr olmak Tanrının bana bahşettiği mukaddes bir görev olmalı. Meleklerse sanırım beni korumakla yükümlüler. Ve bir annenin küçük çocuğuna gösterdiği şefkatle beni uyandırmaya geldiler. Evet evet, etraf aydınlanmaya başladı bile. Geldiler.

Hıııııııhhhh…

Derin derin nefes alıp verdiğim anda yataktan doğrulup elimi göğsümde gezdirdim. Tanrım… Yaşamak ne güzel bir duygu. Hele bir reklam arasından sonra tekrar yaşamak. Yeniden soluk alabiliyorum. Ellerim… Ellerim eskisi kadar parlak ve canlı. İkinci bir şansa sahip olmak ne muazzam bir şey. Karnımın sağ tarafındaki şişliği yokluyorum, eski halinden eser kalmamış, kusursuz duruyor bedenim.

Yatağa tekrar uzanıp gözlerimi odanın tavanında gezdirmeye başladım. O anda kollarıma bağlı şeffaf hortumlar birer birer hayalet gibi yok olmaya giriştiler. Muazzamdı…

Gürültülü soluk alışverişim dikkat çekmiş olacak ki bulunduğum odaya narin bir hemşire giriverdi. Kafamı ona doğru kaldırdığımda odanın duvarları, zemin, tavan ve hatta yattığım yatağın rengi gibi hemşirenin de beyazlara büründüğünü fark ettim. Gülümseyip günaydın demesiyle beni etkilemesi bir oldu diyebilirim. Sağlıklı olup olmadığımı kontrol ederken yeniden canlanan ruhumun sevinci ve hemşirenin güzelliği beni heyecanlandırmaya yetmişti. Derken konuşmama fırsat vermeyip “Gayet iyisiniz Bay La Fanzin” dedi ve odayı terk etti. Sanırım bu yeni dünyada bayanların vücut hatları daha da keskinleşen bir hal almış.

İnce beli ve kısacık eteği ile hemşire hakkında derin fantastik hayallere dalacaktım ki yatağımın üzerinde parlak soyut bir kafa beliriverdi. O irkilmeyle ansızın kucağımda ortaya çıkan kafaya küfredip tekmeler savurarak bacaklarımı topladım. Ancak nafileydi, ayaklarım boşu boşuna havada çırpınıyor, yatağımdaki görüntüyü delip geçiyordu.

“Lanet olasıca sen de nesin böyle, uzak dur benden!”

“Sakin olun Bay Denor La Fanzin” dedi metalik bir ses.

Ne itiraf edeyim korktum ama kendimi film sahnesinde gibi hissettim o an. Havada süzülen, gözleriyle beni izleyen ve konuşabilen metal renkte bir sanal kafa duruyordu yatağımda.

“Çok şanslısınız La Fanzin”

“Nedenmiş o? Seni gördüğüm için mi?”

“Hayır”

“Peki hemşire?”

“Hemşire?”

“Tamam tamam boşver, neden şanslıymışım?”

“Birkaç asır önce yapmış olduğunuz tablolar bugünlerde çok ilgi görüyor ve şanslısınız ki o ilgiyi en çok da saygıdeğer kralımız gösteriyor.”

Yüzüme ani bir kızarıklık çöktü o an. Tanrım dedim kendi kendime, birkaç asır… Dile kolay birkaç yüzyıl. Yüz, iki yüz, üç yüz belki de koskoca dokuz yüz yıl… Yani bedenimin üzerinden asırlar geçti ve tüm ailem, arkadaşlarım, çevrem… Aman Tanrım…

“Hangi yıldayız şuan?”

“2321”

“Tanrım… Neden bu kadar fazla? Yani beni uyandırmak için neden bu kadar beklediniz?”

“Bay Denor La Fanzin, hastalığınızın tedavisi önceki yüzyılda bulundu. Ondan önce ameliyat masasından kalkamayacağınız anlaşılınca bakım ünitesine alındınız. Şimdi uyandırılmanızın sebebine gelince: kralımız sizden portresini yapmasını istiyor.”

Düşünceli, şaşkın, üzüntülü, heyecanlı, karamsar, meraklı yani ne kadar duygu varsa aynı anda yaşıyordum o an.

“Portre mi? Kim? Kralımız derken? Ne zaman Cumhuriyetten vazgeçtik, Cumhuriyete ne oldu peki?” dedim kekeleyerek.

“Yeni yönetime yaklaşık 3 asır oldu La Fanzin, sağlık durumunuz şuan gayet iyi gözüküyor. Hemşireniz giyinmenize yardım edecektir, yola çıkmalısınız.”

“Ama…”

Derken koca kafa aniden kayboldu. İçinde bulunduğum ruh halini az çok anlamışsınızdır. Tek kelimeyle berbattı işte.

Her neyse çok geçmeden tatlı hemşire odama geldi. Hala gülümsüyordu. Olanları bir kenara bırakıp onu izlemeye karar vermiştim. Ne yalan söyleyeyim hemşire içten içten bakıp bana doğru gülümseyince unutuverdim her şeyi.

“Bay La Fanzin… İzin verirseniz kıyafetlerinizi giymenize yardımcı olayım”

“Elbette ki” dedim sırıtarak. Ve irkilmeyle topladığım bacaklarımı yatağa doğru tekrar uzattım. Fırsattan istifade ayağa kalmadan beni bir hemşirenin giydirmesi heyecan verici olur diye düşünüyordum. Yanıma yaklaşarak ellerini boynumun arkasına atıp enseme bir şey yerleştirdi ve o yerleştirdiği şeye dokunduğu anda elbiseler aniden üzerimde belirdi. Elbiselerin şaşkınlığına mı odaklanayım, yoksa beni saran buram buram kokan zarif kollara mı karar veremedim. Heyecanımı belli etmiş olacağım ki;

“Sorun nedir Bay La Fanzin?” dedi.

“Hiiiiç…” dedim.

O sırada kendime söz geçiremeyip bana uzanan kollara karşılık vermek istedim. Hemşiremin nazik vücuduna sarılıp kan kırmızısı dudaklarını öpmeye başlamıştım. Şanslı olduğumu da düşündüm hani. En ufak bir karşı koyma olmadan böylesine bir kadının yanımda oluvermesi…

Aman, her neyse işte bu kısmı detaylandırmaya gerek yok. Tek kişilik hasta yatağımda iki kişi sığmıştık bir şekilde, belki de hemşirenin narin oluşundandır bilemiyorum.

Neyse…

Her şey bitmişti ama sırtı bana dönük, ona sarıldığım anda bir şey oldu.

Kahrolası merakım.,,

Hemşire yarı açık nü bir model gibi yatağımda olmasına rağmen, bana yerleştirdiği cihazın aynısından kendi ensesinde de takılı olduğunu gördüm. Ancak çalışır vaziyetteydi. Zaten üzerinde elbise yok neden çalışıyor ki bu melet diye düşündüm ve parmağımı uzatıverdim. İşte olan o zaman oldu. Tanrı kahretseydi de dokunmasaydım o tuşa. Parmaklarım… Ah o meraklı parmaklarım…

Hemşirenin ensesine dokunur dokunmaz yatağımda kupkuru iskelet beliriverdi. Güzelim kadın yok olmuş gitmiş yerine ucube zayıflıktan ölen bir kocakarı belirmişti. Bildiğiniz iskeletin üzerine sarımsı streç film çekilmişçesine zayıftı işte. Derisi büzülmüş, yaşlı, perişan…

Yataktan aniden sıçrayıverdim tabi. Ve ensemdeki o lanet giysi cihazını çalıştırmayı düşünmeden çırılçıplak koridora fırladım. Amaçsızca koşup biryandan etrafa haykırıyordum. İşin kötüsü hemşire de panik yapmış olacak ki beni sakinleştirmek için iskelet haliyle peşimden koşmaya başlamıştı. Gözleri içine çökmüş, gür ve canlı saçlarından eser kalmamış, mezardan kaçıp arkamda depar atan bir ölü gibi…

“Yetişinnnnn, kimse yokmuuuuuu?”

Koridorun ilerleyen kısımları hemşire kaynıyordu, hepsi gösterişli, alımlı çalımlıydı. Hepsi de bana bakmış çıplak vücudumu birbirlerine gösterip sırıtmakla meşguldü. İçlerinden birinin Ressam Fanzin değil mi bu dediğini duymuştum. Anadan üryan vaziyette koşmaya devam ederken aniden metal kafa belirmişti tekrar önümde. Yeniden irkilmeye fırsat kalmadan sanal kafanın içinden geçiverdim, ardından bir daha, ve bir daha…

Sonunda:

“Bay La Fanzin” dedi metal ses bağırarak. “Artık durun!”

Ama ne mümkün… Sizin de arkanızda ucube kocakarılar olsa, sizde duramazsınız.

Koşarken etrafımda arılar görmüştüm en son. Ancak koridorda benle birlikte hareket eden bu arılar öyle bildiğiniz cinsten değil; yapay yani. Fazla sürmeden içlerinden biri küçük iğnesini boğazıma fırlatmayı başardı ve o an yığılıp kaldım olduğum yere.

Evet, ilk günüm böyle tamamlandı merkezde. Ertesi sabah –gerçi gece gündüz kavramından da emin değilim- kendimi havada asılı durmuş adeta yüzen manyetik yatağımda buldum. Hemşiremi değiştirdiler ve birazdan dışarı çıkıp kraliyet sarayına doğru yola koyulacağım. Bakalım resmini yapmamı isteyen kral da neyin nesi. Sahi, kral nedir bu devirde?

“Heeeey teneke kafa! Nereye gittin?”

Devamını Oku »

21 Ocak 2021 Perşembe

Tebrikler Bir Dünya Gezisi Kazandınız!



Uyanmamı çılgınlar gibi isteyen çalar saatin arzusuna yenik düşen bedenim, uyuşuk hareketlerle kendine gelmeye çalışıyordu. Banyoya gitmek için içgüdüye dönüşmüş adımlarla yola koyulmuşken sabah haberlerini duvar ekranından açıverdim. Adımlarımı takip eden spikerin görüntüsü, yol boyunca duvardan duvara akarak beni izliyordu. En sonunda banyo aynasında kendi görüntümün ardındaki boyutta yerini almıştı. Ak saçlı ama oldukça dinç görünen spikerin dolgun sesi banyoda titreşimler yaratıyordu. Musluktan akan su benzeri temizleme jeliyle yüzümü yıkamaya koyulmuştum.

-Evet sayın seyirciler Nz2 Coming şirketinin bu seneki 10 yurttaşı, çekilişle dünya gezisine katılmaya hak kazandı. İşte merakla beklenen o talihliler: 4. Eyaletten Basa Sunda, 18. Eyaletten Janda Baruk, 2. Eyaletten Simon Buncir, 25. Eyaletten Jonh Gobles, 32. Eyaletten Kerem Akar….

Kendi adımı duyar duymaz sırtım eğik şekilde sağ elimi açarak havaya kaldırıverdim. O an tv haberi durakladı, acaba bulunduğum eyalette aynı isimden bu çekilişe başvuran var mıdır diye düşünüyordum. Haberi tekrar izlemek isteyecektim ki yeni bir yazılı mesaj simgesi hologram tavandan süzülerek banyonun duvarında açılıverdi. Büyük puntolarla iletinin ana başlığı yazıyordu:

TEBRİKLER...
Sayın Kerem Akar, şirketimizin yapmış olduğu eski dünya gezisine katılacak on talihli arasında yer almaya hak kazandınız. Önümüzdeki haftanın sonuna kadar yetkililere başvurunuz gerekmektedir.
Saygılarımızla Nz2 Coming.


İçimde tarif edilemez bir duygu belirmişti o an. Atalarımın, insanoğlunun ortaya çıktığı ilk gezegen olan dünyaya yolculuk yapacaktım. Belki de solunabilir son oksijenini ciğerlerime çekme şansına sahip olacaktım.

Yüzyıllar öncesi… Devletlerin ekonomik bunalımlara karşı koyamayıp şirketlere teslim edilmesinden de öte, hatta bulunduğumuz gezegendeki ilk yerleşimden de eski. Tanrım bu inanılmaz bir yolculuk olacak.

Sevinçli haberin hatırına sabah sabah mutfağımdan gerçek bir hamburger sipariş ettim, yani bildiğiniz gerçek bir kırmızı et ürünü. Orta düzeyde her bireye yılda bir kez verilebilecek yiyecekler listesinden, belki herkese nasip olmayabileceklerden. Yaşamadığım eski günlerin hatırına…

O gün neşeyle birbiri ardına perçinlenmiş bakır kırmızısı yollarda yürüyerek işyerine gittim. Artık bu şehrin metalik kokusundan kısa süreliğine de olsa uzaklaşabileceğim bambaşka bir gezegene ayak basabilecektim. Mutluydum…

Ardından geçen bir hafta ve tahmin edemediğim yolculuk süresinden sonra eski dünyaya kavuşmuştum. Rehberimizin anlattıklarına göre dünya üzerinde yaşanabilecek sadece küçük bir toprak parçası kalmış. Geride kalan dünya yüzeyi ise okyanuslarla kaplı. Kimi yerler devasa derinliklere ulaşırken kimisi sığ sularla örtülmüş.

Yeryüzüne ulaştığımız adada 5 kadın ve 5 erkek eski dünyayı tanımaya çalışıyorduk. Devasa kuşlar, devasa ağaçlar ve devasa yaratıklar her birimizin dikkatini çekmeye yetmişti. Gördüğümüz şeyler ansiklopedik bilgi kaynaklarımız olan holosekreterlerin anlattıklarından çok farklıydı. Sözgelimi karıncaların büyüklüğü yetişkin bir insanın boyuna yaklaşıyordu. Hepimiz eski dünyadaki canlıların mutasyon geçirmiş olabileceğini düşünüyorduk; çünkü gördüğümüz şeyler anlatılanlardan ve öğrendiklerimizden çok farklıydı. Bu yüzden bu dünya sandığımızdan da tehlikeliydi. Bu tehlikeye rağmen kanatları küçük fırtınalara sebep olan onlarca kuş çeşidini, yer sarsıntısı meydana getiren atları, koyunları, sürüngenleri, tavşanları ve geyikleri görebildik.

Ancak her şey umduğumuz gibi geçmemişti. Gezintimizin 6. Gününde ben ve grubumdaki bir bayan aniden rahatsızlanıverdi. Nz2 Coming şirketinin açmış olduğu mini hastanede yataklara uzanmış şanssızlığımı düşünüyordum. Doktorun söylediğine göre grubumdaki bayan ağaçlarda oluşan pamukçuklardan, bense vahşi tavşan yünlerinden kapmış olduğum alerjik sendromdan yataklara düşmüşüm.

Sanırım bu eski dünya her yönüyle ciddi ve tehlikeli bir mutasyon geçirmiş, üstelik böylesine bir değişim geride kalan insanoğlunu da tehdit eder nitelikte. Belki de bundan dolayı bu gezegenden dört bir yana göç edildi.

Böylesine basit bir nedenden ateşli hastalık geçirircesine hasta oluşumuza anlam veremiyordum. Uzandığım yatağa gömülmüş, bir oda arkadaşıma birde dışarı bakan pencereyi seyrederken, aklıma mutasyona uğramış devasa canlılar geldi. Öğrendiklerimizden aşırı büyük bir dengeyle karşılaşmıştık. Ve o an aklımda birbiri ardına yıldırımlar çakıverdi. Ya mutasyona uğrayıp eski dünyaya göre küçülmüş olan bizlersek?


Devamını Oku »