22 Eylül 2015 Salı

Kat 7



Küçük bir kız çocuğu, gecenin ürkütücü karanlığından korktuğu için yanındaki adama sımsıkı sarılıverdi. Dışardaki çığlıklara karışan kahkahalar ortada tezat bir durum oluşturuyordu. Gürültüler kızın ruhuna işledikçe daha sıkı sarılıyordu yanındakine.

-Baba buraya gelebilirler mi?

-Şişşşt, hayır kızım merak etme sen. Yanındayım korkmana gerek yok.

Küçük masum gözlerini karanlığa doğru çevirip etrafını dinlemeye devam etti. Kendisini saran kolların arasında, odanın köşesindeki loş karanlıkta oturuyordu. Babası onu temiz su ve yiyeceklerle beslemesine rağmen her geçen gün zayıflamaktaydı. Gözlerinin etrafındaki morluklar ve dudaklarının grileşmesi gitgide artıyordu. Caddede ise kadınlı erkekli kahkaha sesleri, çığlıklar ve koşuşturmaca hâkimdi. Kuru hastalığından mustarip insanlar birbirlerini yemekle meşguldü. O gece Alara sesini çıkarmadan babasına sarılıp ertesi sabahı bekledi.

Ortaya çıkan radyasyon iyiden iyiye kendini belli etmişti.

Beton yığınları ve genzi yakan pis hava ile kalın toz tabakasında dolaşan canavarlardan başka bir şey gözükmüyordu etrafta. Güneş kendini yavan bir tatla belli etmesine rağmen, ışıklarını gezdirdiği alanların toz parçacıklarını havaya kaldırıyordu.

Bulundukları apartmanın yedinci katından dışarı çıkmayalı yaklaşık dört ay geçmişti ve ellerindeki erzak hızla azalmaya devam ediyordu. Dışarıdaki canlıların ise tek besin kaynağı kendileriydi. Kısacası sokaklarda yamyamlık kol geziyordu. Yakaladığı güçsüz bedenleri oracıkta tüketen yamyamlar, kuru hastalığı nedeniyle amaçsızca kahkaha atmaktaydı. Enfekte olan ve hastalığı kaldıramayanlar ise yol kenarlarında titreyerek can veriyordu.

Kemal, uyuyan kızını umutsuzca öperek uyandırmak istedi. Sarıdan griye çalan saçlarını okşuyordu kızının:

-Haydi canım uyan, kahvaltı zamanı.

Alara gözlerini kırpıştırarak uzandığı yerden babasına ufak bir gülümseme yolladı. Babası buna buruk bir sevinçle karşılık vermişti. Temizlik için getirdiği bezi, tastaki su ile ıslatıp kızının ellerini silmeye başladı. Çocuğun teni solmaktaydı ve yumuşak bir hal almıştı. Islak bezle kollarını silerken çürüyen derinin soyulmaya başladığı görünce beyninden vurulmuşa döndü. Alara’nın yüzene baktı aniden; ancak kızının canı acımışa benzemiyordu. Telaşını içine atarak konuşmaya başladı:

-Tamam canım şimdi gözlerini kapatmanı istiyorum, tertemiz olacaksın.

Alara söyleneni yaparak olanlardan habersizce bekledi. Kemal temizliği oracıkta bırakıp sargı bezi almak için fırladı. Ve hemen gelip kolunu sarmaya başladı. Kızının küçük yaşlarda bu acıyı çekmesi onu derinden üzüyordu. Ağlamak istemesine rağmen yanındaki kızını korkutmamak uğruna olanları içine atıyor ve bu da akciğerlerinin üzerinde sert bir yumruk hissi uyandırıyordu.

-İşte tamaaaaam.

Bakliyatları ezerek hazırladığı soğuk çorbayı kızına içiren Kemal, çaresizliğini düşünüyordu. Kızının aldığı her yuduma gülümseyerek yanıt veridi. Kendisi de birkaç lokma yerken ağzında sert bir cisim hissetti ve koşarak lavaboya gitti. Soğuk suda tam olarak yumuşayamayan bakliyatın sertliği dişinin yerinden çıkmasına neden olmuştu. Büyük kanlı bir tükürük savurdu lavaboya doğru yumruğunu sıkarak. Aynada solmuş yüzüne baktı ve ağzını açıp, ağrı hissetmeden yerinden fırlayan dişin çıktığı bölgeyi inceledi. “Dişimi yerinden oynatacak kadar sert değildi” diye düşünürken, kopan dişin hemen yanındaki dişin sağlamlığını anlamak için parmaklarıyla oynatmaya çalıştı. Ancak yanındaki diş de kökünden çıkıp elinde kalınca suratı kıpkırmızı oldu ve kızını telaşlandırmamak için kendi duyacağı kadar bağırtıyı koparıverdi.

Bedenleri artık dayanamıyordu radyasyona. Ama Kemalin bedeninden çok ruhu acı çekmekteydi. Kızının günden güne gözlerinin önünde erimesi ve bu küçücük yaşta koskoca acılar çekip öte dünyaya gidecek olması onu kedere boğuyordu.

Mutfaktaki damacana içerisinde ham tahıldan hazırlamış olduğu, fermantasyona uğramış içkisinden bir bardak alıp salona doğru yürüdü. Derin bir yudum alarak dişlerinin koptuğu bölgede içkisini bekletip tüketmeye başladı. Küçük kızı dışarda olanlardan habersiz, yerdeki halıya gözleri yarı açık yarı kapalı vaziyette uzanıverdi. Akşama kadar parkta oynayıp yorulmuş çocuklar gibi enerjisi tükenmişti. Oysaki uykudan kalkalı sadece dakikalar geçmişti.

Elinde bardakla camın kenarındaki sallanan ahşap sandalyesine oturan Kemal, kızını izlemeye koyulmuştu. İçinden fırtınalar kopuyordu. Kızının yavaş yavaş ölümüne içerledikçe sandalyesini daha hızlı sallıyordu. Dışarıdaki güruh yakalamış olduğu birkaç bedenden parçalar koparmaktaydı.

Başını çevirip caddeye doğru baktığında, zayıf esmer bir kadının çığlıklar atarak güruhtan kaçmaya çalıştığını gördü. Üzüntüyle izliyordu olanları. Çaresizce döndü tekrar kızına. Gözleri kapanmıştı, nefesini güçlükle alan kızını seyretmeye başladı. Kadehini yere bırakıp sandalyeden kalkarak kızına doğru ilerledi. Alara’nın yanına uzanıp saçlarını okşamaya başladı. Mora çalan göz kapaklarına bir öpücük kondurdu. Kızına sarılan baba gözyaşlarına engel olamadı ve sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırıkları gözyaşlarına eşlik ederken kızını kucağına aldı ve geldiği yere doğru ilerlemeye başladı. Pencereyi açıp solmuş havanın bayat kokusunu ağrılı ciğerlerine çekti. Kızına sımsıkı sarılmış vaziyette gözyaşlarıyla kendini baş döndüren yükseklikten bırakıverdi.

Kahvaltı sırası aşağıdakilerindi.

 

 

Seçkiden ulaşmak için:

http://oyku.kayiprihtim.org/kat-7-ugur-aslan/

 

Uğur Aslan


Eylül 2015

Devamını Oku »

20 Eylül 2015 Pazar

Bize Dayanmaz



O an (kendimi ilk defa karşımda gördüğüm zamandan bahsediyorum) boğazımda düğümlenen bir şey hissettim. Yutkunamayacak kadar kötü olmuştum. İçimde tarif edilemez duygular belirmişti. Biraz acımak, biraz pişmanlık, belki biraz da çaresizlik.

Zayıf ve ufacık bedenim sessizce etrafında olan bitene dikkat kesilmişti. Ne kadar da masum muşum diye düşündüm aniden. Ayakta durup ellerimi ceplerime sokmuş, herşeyden habersiz yaşça büyüklerin konuşmalarını dinliyorum. Ve o küçük bedenim, yıllar sonraki halini fark etmeden öylece karşımda duruyordu.

Sıska, bakımsız, bi çare bir vücut sanki karşımdaki. O an çocukluğuma sarılmak geçiyor içimden.

Çok geçmeden kendini ispatlama çabasına giren bir ergenin amaçsız tokatı çocukluğumun masum yüzünde patlayıveriyor.

Müdahale etmemem gerektiğini gayet iyi biliyorum. Zamanda yolculuk konusunda epey eğitim almıştım. Fark edilemeyen bir hata belki tümden yok olmama bile neden olabilirdi. Ancak kimi dürtüler bazen her şeyi bastırıveriyor.

On yaşındaki halimin karşılık vermeden masum bakışlarla olduğu yerde durması fitili ateşledi. Üstüne üstlük sessizlikten faydalanıp daha ileriye götürmek isteyen ergen, tümden sinirlerimi zıplatıverdi. Koşar adımlarla yanlarına yaklaşıp okkalı tokatı savurmam ile ergenin toprak zemine yapışması saniyenin yarısı kadar sürede gerçekleşti. Beş parmağımın tüm izleri parlak suratında aniden ortaya çıkmıştı. Genç yere yapışmış vaziyette, bacaklarını karnına doğru çekmiş, bir eliyle de kızaran suratını tutuyordu.

“ Bir daha…” dedim.

“Eğer bir daha bu çocuğa dokunursan o ellerini kökünden sökerim”

Bırakın ergeni, olup biteni anlamaya çalışan yan tarafta oturan gençler dahi hiddetimden çekinmişti. Onlara doğru bakmam ile kafalarını başka tarafa çevirmeleri bir oldu.

Evet… Her neyse işte, yolculuk kartımın ilk günden iptal edilmesindeki temel neden bundan ibaret. O nedenle siz siz olun sakın izleyici konumundan başka bir vasfa bürünmeyin derim. Ha şu da bir gerçek; o olay bugün de yaşansa, seyahat izinlerimin tümden yanacağını bilsem de, yine aynısını yapardım. Bizim milletin huyu bu işte, dayanamıyoruz ne yapalım.
Devamını Oku »