16 Ocak 2015 Cuma

Yadacının Efsanesi

Bu çalışmam frpnetin düzenlediği monster en iyi canavar hikayesi adlı yarışmada 3. lük almıştır. Yarışma hikayesi Türk mitolojisinden beş adet yaratık üzerinden kurgulanarak hazırlanmıştır.

 

YADACININ EFSANESİ


 

Zamanın çok ötesinde, gariban yetim bir gencin çile çektiği hayattaydı bu efsane. Ağaçların daha gür, suların daha soğuk, güneş ışığının daha kokulu zamanlarıydı bu zamanlar. Ilgarın alın yazısıydı tüm olanlar.

Yalçın dağların dibindeki Alayunt köyünde bir gece vakti aniden kapı çalınıverdi. Dışarıdaki gürültüye bakılırsa akşamın bu hayırlı olmayan saatinde kötülük kol geziyor olmalıydı. Yatağından uykulu gözlerle doğrulan Ilgar, karanlığın içinden yavaş yavaş kapıya yöneldi. Şaşırmış, uykusuz gözlerle açtı kapıyı. Elleri meşaleli üç adamdan en kısa boylu olanı nefes nefese konuşmaya başladı:

-Ilgar çabuk hazırlan, efendi seni çağırıyor.

Genç adam söylenenleri anlamamışçasına esneyerek gözlerini ovalıyordu. Uykulu sesiyle cevap verdi:

-Efendiniz kim sizin, akşam akşam bela mı getirdiniz kapıma? Ne istiyorsunuz benden?

-Kaç tane efendi var Ilgar? Büyük efendi Zahor, acele gelmeni istedi.

-Zahor mu?

 

***


 

Yol boyunca düşünen ama aklına hayırlı bir şey gelmeyen Ilgar, biraz sonra sorularına yanıt bulacaktı. Kapıdan içeri girerek Zahor’u selamladı. Yetmişine merdiven dayamış bu ihtiyarın aslında belinde gücü de kalmamıştı. Ilgar’a oturmasını işaret ederek konuşmaya başladı.

-Yüzündeki merak duygusunu anlayabiliyorum. Seni gecenin bu saatinde buraya getirtmemin nedeni elbette ki sevinçli haberler değil. Bize yardımın gerekli Ilgar.

Boz toprakların, yalçın dağların hanı ne isteyebilirdi ki bu genç adamdan? Gecenin bu saatinde buraya getirilmesinin sebebindeki felaket? “Bir garip çobanım ben, göklerdeki yaradan yardımcım olsun, bana bir şey olursa anam hatun ne eyler bir başına bu diyarda” diye geçirdi içinden. Ilgar’ın yüzündeki meraklı bakışları titremeye başlamıştı. Kötü bir şeyler olduğunu tahmin eden genç adam, durumun ciddiyetini sormak istedi:

-Bilmeden bir kusur mu işledim acaba efendim?

-Hayır. Ortada bir kusur yok. Sadece yardımın gerekli.

-Nasıl bir yardım efendim?

Yaşlı adam, yerde oturan Ilgar’ın başında minik adımlarla ileri geri volta atıyor, diğer yandan yüzündeki sakalları okşayarak konuşmaya çalışıyordu:

-Büyücü… Büyücü Gremlon. Esaretinden kurtulduğu gibi gücünü de kötülükleriyle yoğurmayı başardı. Yaradan’ın lütuflarına gözlerini dikmiş vaziyette. Markut ve Huma’yı büyülemeyi başardı.

Ilgar başını öne eğerek dinlediklerini düşünmeye çalışıyordu. Gremlon’un ne tür tehlikeli bir varlık olduğunu, Markut ve Huma’nın ise sadece rivayet olduğunu biliyordu. Fakat hâlâ kendisi ile bu olayların ne ilgisi olduğuna anlam veremiyordu.

-Efendim benim bildiğim bu kuşlar efsaneden ibaret. Gremlon tutsaklığından kurtulmuş olsa bile bu kuşları daha gören duyan olmadı. Hem bu olanlarla benim bağlantım nedir anlayamadım.

-Şimdi dinle beni evlat. Bu kuşlar senin benim gibi gerçek. Sadece adaleti tecelli ettirmek istedikleri zaman gözükür bunlar. Gremlon büyüleyip kendi askeri gibi kullanmaya başladı bu kuşları. Yetmedi Abura’nın ve Yutpa’nın da kanına girdi. Aral’dan adımını atmayan canavarlar artık dağlarda gezer oldu. Şimdi sen bu canavarlar da söylenti diyeceksin?

-Ben çocukları korkutmak maksatlı söylenmiş masal canavarları sanıyorum efendim.

-Hayır. Korkmamız gerektiği doğru. Ama masal değil Ilgar. Gremlon ortalığı karıştırmak için elinden gelen her şeyi yapmakta. Huma ve Markut’un ateşinde kavrulan askerlerim, yetmezmiş gibi bir diğer taraftan Abura ve Yutpa’nın pençeleriyle savaşıyor. Anlayacağın karanlık çöktüğünden beri çok sayıda köy talan edildi. İnsanlar telef edildi. Alevli kuşlar geçtikleri ormanı, ev ve köyleri tümden yakıp kül ediyor. İnsanlar yangından uzaklaşıp dağlara kaçtıkça bu sefer de canavarların yemeği oluyor. Şuan kuzeyimizdeki köylerde durum böyle. Eğer durduramazsak buraya gelmeleri yakındır.

-Efendim ben seve seve canımı veririm. Ok atmayı dahi bilmem ama savaşırım.

-Hayır, senden ok fırlatıp kılıç sallamanı isteyen yok.

-Peki, ne yapmamı istiyorsunuz?

-Yadacı olduğunu biliyorum Ilgar. Hem de yaman bir yadacı… O taşlarla selleri getirdiğini, fırtınaları kopardığını, yıldırımları fırlattığını da duydum.

-Efendim ama bununla ejderhaların, kuşların, büyücünün ne ilgisi var?

-Var. Hem de çok alakası var. Eğer kuzeye gidip taşların ile en azından o kuşların alevini söndürmeyi başarırsan, büyücünün gücü yarıya inmiş olur. Sırtında alevi olmayan, kanadında ateşi tütmeyen Markut ve Huma kime ne zarar verebilir?

-Peki ya ejderhalar?

-Yıldırımların var Ilgar. Hem senin asıl meselen büyülü kuşları durdurmak. En azından ilerleyişlerini durduralım. Anlayacağın vakit kaybetmeden kuzeye gitmen gerek.

Benimle gel!

Ilgar yerinden kalkarak ufak adımlarla yaşlı adamı arkasından takip etmeye başladı. Oturdukları odanın içindeki başka bir kapıdan geçtiler. Ardından bir diğeri ve diğeri… Derken son kapının açılmasıyla yüzlerine bembeyaz bir ışıltı vurdu. Odada her ne varsa güneş gibi ışık saçıyordu. Bembeyaz güzelliğe bürünmüş bir at, tüm ihtişamı ile kanatlarını açarak gelenleri selamlıyordu. İhtiyar adam atın yelesini okşayarak konuşmaya başladı:

-Tulpar… Benim saf, güzel, temiz atım.

Ilgar gözlerindeki parıltı ve şaşkınlıkla mırıldanmaya başlamıştı “Bu gerçekten inanılmaz, demek bu da doğruymuş”

-Ne o yoksa Tulpar’ın da mı hikâye olduğunu sanıyordun?

-Evet.

-İyiliğin, saflığın simgesidir Tulpar. Benim yaşımda olmasına rağmen hâlâ bir ben daha eskitir. Bununla gideceksin Ilgar. Sana atımı emanet etmiyorum. Sana yapacaklarının mükâfatı olarak veriyorum. Yoldaşın olur, fikir verir, güven ve huzur getirir.

-Efendim ama ben hayatımda ata dahi binmedim. Hele kanatlısını daha ilk defa görüyorum.

-Merak etme bir çocuk gibi uysaldır Tulpar. Sadece içinde kötülük olmasın yeter.

 

***


 

Ilgar, efendinin yanından atıyla birlikte ayrıldıktan sonra yola koyuldu. Binmeye korktuğu atın eyerinden tutup hızlı adımlarla yürümeye başladı. Evine gidip yada taşlarını alması gerekiyordu. Ardından kuzey yamaçlarına gidecek ve alev kuşlarının icabına bakacaktı. Önceleri buna ihtimal vermese de Tulpar’ı gördükten sonra artık tamamen inanıyordu tüm bu olanlara. Yolda atıyla ilerlerken bazen kendi kendine söyleniyor, bazen de Tulpar’la sohbet ediyordu.

“ Ney, büyücü Grimlun’muş. Neydi bu adı batasıcanın ismi? Ha Gremlon. Dilerim büyülerin ters teper de yerin dibini boylarsın pis büyücü. Kötülük yapınca eline ne geçecekmiş?”

“Ya beni duyar da bana da büyü yaparsa? Bak gördün mü yine çenemi tutamıyorum. Aman nerden duyacak zaten bir gideyim kuzeye, indiririm yıldırımı tepesine. Ya dediklerimi duyup anacığıma bir kötülük ederse? Tulpar yapar mı sence ne dersin?”

Biran duraksadı ve tekrar atını çekerek yoluna devam etti.

“Off kapat ağzını da git biran önce eve, deli misin sen?”

İçindeki korku ile hızlanması gerektiğini düşündü. Zaman kaybetmeden eve varması gerekiyordu. Annesini merak eden genç adam, cesaretini toplayıp Tulpar’ın sırtına atlayıverdi. Ancak hayvanın sırtına atlamasıyla atın şaha kalkıp Ilgarı yere atması bir oldu. Yüzü gözü toprak içinde kalan genç adam söylenmeye başladı:

-Ah efendi Zahor! Uysal dediğin, çocuk gördüğün at bu muydu? Deli bu at deli! Beni bir yerden atar öldürür kuzeye gidemeden.

Hafif aksayarak Tulparın yularından çekip yeniden yola koyuldu. Yarım saat sonra eve vardığında annesine bir şey olmadığını görünce rahatladı genç adam. Eve vardığında neredeyse güneş doğmak üzereydi.

Aydınlık odanın içinde anacığına olan bitenleri anlatıyor ve kuzeye gitmesi gerektiğini söylüyordu.

 

***


 

Azığını, taşlarını ve atını alan Ilgar, uzun bir yolculuğa çıktığını unutup düşüncelere dalmıştı. Erzağı atın sırtında, bir eli eyerde dalgın dalgın yürürken atına binmesi gerektiğine karar verdi. Kimsecikler Tulpar’ı görmeden köyden uzaklaşmalıydı. Hem zaman kaybedemezdi. Tekrar cesaretini toplayıp, yolun kenarındaki kayanın üstüne çıktı. Ata yavaşça binmesiyle yere düşmesi bir oldu. Tulpar öfkelenmişçesine yerden dört beş metre yükselip, olduğu yerde kanatlarını çırpmaya başladı. Atın kişnemesinden öfkesi anlaşılıyordu. Ilgar ayağa kalıp üzerindeki tozları silkelerken yeniden söylenmeye başladı:

-Ah efendi bey ah… Bana yoldaş değil düşman vermişsin. Bu at bana güven ve huzur verecek öyle mi? Çocuk böyle mi olur? Tulpar’ın da yaşlanmış efendi bey, öldürecek bu hayvan beni.

Beyaz at hala havada kanatlarını olduğu yerde çırpıyor, yere inmek istemiyordu. Ilgar çaresizce, az önce üzerine çıktığı kayanın üstüne oturup atını beklemeye başladı. Ellerini başının iki yanına almış mırıldanıyordu.

-Git o zaman tepemden ne bekliyorsun inmeyeceksen?

Ters giden bir şeyler vardı. Koskoca han, atını Ilgar’a vermiş ve onun uysal olduğunu söylemişti. Neden durduk yere yalan söylesin ki? Acaba yeni sahibine mi alışamıyordu? Birden efendi Zahor’un dedikleri aklına geldi. “Atım iyilik timsalidir, temizliğin simgesidir. Uysaldır Tulpar, sadece içinde kötülük olmasın yeter.” Ilgar kendini sorgulamaya başladı.

Acaba ben istemeden kötülük mü ettim birine? Ya da kin mi besliyorum içten içe?

Bu düşüncelerle oturmuş beklerken aklına hiçbir kötülük gelmedi. Sadece büyücüye yolda gelirken kızmıştı. Acaba bundan olabilir mi diye düşünürken, içindeki ejderha yılanların ve alevli kuşların korkusunu tanımaya başladı.

Korku…

Korku acaba insanın içindeki bir kötülük olabilir miydi? Oturduğu yerden ayağa kalkarak havadaki atına bağırmaya başladı:

-Korkmuyorum ben Tulpar! Ne o alevli kuşlardan, ne ejderhalardan ne de o kötü büyücüden! Korksam hiç bu yola çıkar mıyım?

Ellerini iki yana açmış atına haykırıyordu Ilgar. Çok geçmeden kanatlı at yanına gelerek yere indi. Tulpar söylenenleri anlar gibi yapıp başını Ilgarın ellerine sürtmeye başladı. Af dilercesine davranıyordu Tulpar. Durumu çözdüğüne inanan genç adam atın sırtına atlar atlamaz havalanmaya başladı. Eyerinden sıkıca tutan Ilgar’ın yüzündeki heyecan dolu gülümseme her şeye değerdi. Ne de olsa bu onun macerasındaki ilk başarısıydı.

 

***


Kuzeye vardığında ortalık alevlere boğulmuş bir cehennem havasını andırıyordu. Çandar dağlarının eteklerinde binlerce insan darmadağınık vaziyette gökyüzündeki uçan ateşlere karşı koymaya çalışıyordu. Çıplak arazideki tümsekleri kendine siper etmiş askerler, ansızın karşılarına çıkan Markut ve Huma’nın saldırılarından korunmaya çalışıyordu. Alevli dev kuşlara atılan oklar, büyülü hayvanların yanına yaklaşamadan kül olup eriyordu. Kılıç, kalkan, mızrak ve ok; tarafları eşit güç olmayan bu savaşta yetersiz kalıyordu. Çatışmanın faydasız olduğunu gören askerlerden bazıları hayrete kapılıp kaçmaya başlıyor, ancak çok geçmeden boş arazide hemen fark edilip avcı kuşların kanatlarıyla yanıp tutuşuyorlardı.

Ilgar bu hengâmenin ortasında uçarak kendini siper edecek tepe aradı. Atıyla yere indiklerinde yanmış insan cesetleriyle karşılaştı. Siper edinecek bir yer bulduktan sonra yanına askerlerden biri belirdi. Yaşı epey ilerlemiş, saçına sakalına aklar düşmüş bu adam elinde kılıcı ve sırtında yayı ile Ilgarın yanına sokulup konuşmaya başladı:

-Bu atta ne böyle? Kanatları mı var bunun? Yaradan aşkına nereden buldun bunu?

-Gökyüzünde uçan alevli kuşlara şaşırmıyorsun da atıma mı şaşırdın şimdi?

-Oda doğru ya?

Yaşlı asker yaklaşan tehlikeyi fark eder etmez hemen Ilgarın yanına sipere geçti. Yere çömelip sırtındaki keseden yiyeceklerini çıkarmaya başladı. Açtığı torbasından yemeğe başlayınca silah arkadaşına döndü:

-Gelsene genç adam beraber yiyelim.

-Yok sağol önce şu alevli kanatları halletmem lazım.

Dedi Ilgar önüne dönerek.

-İsmin nedir?

-Ilgar

-Bende Akbaş, sahi neyle savaşıyorsun sen? Yayın yok, kılıcın yok?

-Senin var da işe yaradı mı bari? Tanrı aşkına sen ne yiyorsun öyle, et mi o?

-Evet yiyemem mi?

-Yiyebilirsin tabi karar senin kararın. Öteki tarafta yerin dibini boylama da.

-He anlaşıldı sende şu manicilerdensin. Asker değilsin değil mi?

-Hayır çobanım.

-Çobansın ve et yemiyorsun. Niye hayvan besliyorsun o zaman süs için mi?

Dedi ihtiyar adam gülerek. Ilgar yaşlı askere ters ters bakarak cevap verdi:

-Etini yemiyoruz diye sütünü de mi içemeyeceğiz? Sen savaşmaya mı geldin yoksa sohbet etmeye mi? Asker olduğun bile meçhul.

-Asker olduğum belli olmuyor mu? Bak bu kılıca, babamdan yadigâr. Ailece asker doğduk asker öleceğiz biz. Sırf bu kılıcı bırakmamak için girmedim ben o dine. Neyse bırak bunları da neyle savaşacaksın bir mızrağın bile yok?

“Gerekte yok zaten” dedi Ilgar. Yanındaki asker, kılıcının ihtişamını Ilgara gösterir gibi çeviriyordu. Gökyüzünde uçan alevli kuşlar mı yoksa bunaltıcı güneş mi bilinmez, Ilgar alnında ter tanecikleriyle erzak torbasına sarıldı. O sırada yaşlı asker yemeğini yarım yamalak yemiş gökyüzüne oku ile nişan almış bekliyordu. Ilgara dönerek konuşmaya başladı:

-Kimin kimsen var mı bu savaşta?

-Hayır yok.

-Benimde…

Ak saçlı askerin muhabbet etme isteği her halinden belli oluyordu. Konuşmaya devam etti:

-Bir anlaşma yapmaya ne edersin?

-Ne anlaşmasıymış bu?

-Eğer ben bu canavarlar karşısında ölürsem ve sen sağ kalırsan kılıcım, yayım ve tüm eşyalarım senin olsun

-Eee…

-Eee si şu. Eğer savaşta bana bir şey olursa her şeyim senin olsun. Yalnız Kurtköy’de bir kızım ve oğlum var onlara babanız savaşta cesurca öldü demen kâfidir.

-Peki.

Dedi Ilgar düşünceli vaziyetle. Ve konuşmaya devam etti.

-Ama bana bir şey olur ve sen sağ salim çıkarsan benim de atım senin olsun. Yalnız bende isterim ki Alayunt köyündeki anacığımı bulup teselli edesin.

İkisi de anlaşmış görünüyordu. Bu genç ve yaşlı askerler ilk karşılaşmalarında pek ısınamasa da ölümün soğuk yüzü onların birbirine sarılmasına yetmişti.

Akbaş siperde nöbet tutar gibi beklerken Ilgar da yere çömelmiş çıkınıyla uğraşıyordu. Çıkınından çıkardığı ağaçtan çanağına su doldurup ve kuşağındaki yuvarlak taşları çıkardı. Yaşlı asker elindeki yayı germiş bekliyor, bir yandan da Ilgarın ne yaptığını merak ederek arkasını dönüyordu. Genç adam bilyeyi andıran bu ufak taşları su dolu kaba koyup, kutsal bir ritüel eşliğinde kollarını sıvadı. Mırıldandığı kelimeler adeta tek kişilik ayini andırıyordu. Parmaklarını su dolu tasın içine sokarak içindeki taşları oynatmaya başladı. Mırıltılı ritüeli ile gökyüzü kara bulutlarla kapanıyordu. Su dolu tasın içine parmaklarını batırıp, suyu sağına soluna elleriyle serpmeye başlayınca gökyüzünden de ilk damlalar düşmeye başladı.

O sırada alev kuşlarından yapıca iri olan Markut siperin arkasındakileri fark etmeden üzerlerinden geçerken Akbaş’ın ok atışına maruz kaldı. Alev kuşu yaşlı adamı görür görmez yere alçalıp kuyruğunu ihtiyar adamın kafasına çarparak yükselmeye başladı. Havaya fırlayarak yere düşen yaşlı adam, suratı yanmış vaziyette can verdi.

Yağmur yağıyordu.

Ancak bu yağmur havada uçuşup insanları katleden Huma ve Markut’u ne yavaşlatıyor ne de büyüsünü bozmada etkili oluyordu. Gök gürültüleri eşliğinde yağmur hızlanınca, Ilgar tasındaki yada taşları ile yarım kalmış suyu çalkalamaya başladı. Sağanak yağmur ve şiddetli gök gürültüleri ortalığı serinletmeye yetmişti. Yağmur tüm şiddetiyle bastırırken kendini siper etmiş askerlerde ortalığa çıkmaya başladı. Herkes oklarına ve mızrağına sarılmış silahlarını gökyüzündeki canavarlara fırlatıyordu. Yağmurun şiddetine dayanamayan ateş kuşlarından ilk Huma yere düştü. Huma kuşu yerdeki çamur dolu çukara kafası düşer düşmez onlarca asker mızraklarını ve kılıçlarını gövdesine saplamaya başladı. Yere yatmış canavarın üzerinden

sönmüş alevlerin kokulu dumanı yükseliyordu. Alev kuşunun kanatları ateşten olsa da vücudunda tek bir yanık izi yoktu. Ancak yağmur suları canavarın derisini çürütmüş olmalıydı.

Çok geçmeden Markut yere düştüğünde, canavarın altında ezilen insanların feryatları duyuldu. Ancak bu kayba rağmen askerler sevinç naraları eşliğinde kılıç ve yaylarını havaya kaldırmış sevinç gösterisinde bulunuyordu.

Ilgarın yanındaki atı Tulpar da sırılsıklam vaziyette kalmıştı. Bunca yağışın ardından sel gelmesi kaçınılmazdı. Ilgar görevini halledince hemen eşyalarını toplayıp Akbaş’ın yanına koştu. Ancak çoktan son nefesini vermişti. Yaşlı adamın silahlarını ve erzak torbasını alıp atına yükledikten sonra havalandı. Tulpar’ı Çandar Dağlarının ağaçlı yamacına doğru süren Ilgar, kendine korunaklı bir yer seçtikten sonra yere kondu. Ormanların arasından çığlık sesleri geliyordu. Yeraltı canavarlarından Abura ve Yutpa’nın insanları katlettiği aşikardı.

Ancak ne yapabilirim ki diye geçirdi içinden Ilgar. Efendi Zahor Han diğer canavarları halledilebileceğini söylemişti.

Dağın zirvesindeki kayalıklardan Büyücü Gremlon’un görüntüsü belli belirsiz seçilebiliyordu. Aşağıdaki ormanlıkta ise Abura ve Yutpa, kafalarını yukarı kaldırdıkça görülebiliyordu. Daha aşağıda zafer kazanan askerlerde yukarı ormanlara doğru tırmandıkça yavaşlıyor bu da yetmezmiş gibi yer altı yılanlarına yem oluyordu. Yılanların ağzına on asker kolaylıkla sığar diye düşündü bir an Ilgar. Çıkınından boş tası çıkartıp yada taşlarını içine doldurdu. Hızlıca çalkalamaya başladı taşları. Takur tukur gelen sesler sonrasında gök gürültüleri dağın eteklerini inletiyordu. Tasında su olmaması yağmur yağmasını engelliyordu ancak yine de seyrek bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Gök gürültülerinin ardından yere düşen yıldırımlardan ilki boş bir arazide dev bir çukur açtı. İkinci yıldırım ellerinde mızrakla hücum eden askerlerin üzerine düştü. Ilgar biran duraksasa da devam etmeyi sürdürdü. Ve üçüncü yıldırım göğü yarıp aşağıdaki Abura’ın kafasına düştüğü anda, yılanın dişleri etrafa ok gibi fırlayıverdi. Kafasında açılan delikle tüm hantal vücudu yere serildi.

Yağmurunda iyice etkisiyle ortalıkta sel meydana gelmişti. Dağların zirvesinden aşağı kısımlara doğru büyük su kütleleri harekete geçti. Yutpa durumu fırsat bilip suya gömüldü ve askerleri de kendine yem ederek etrafta avlanmaya başladı. Uzun dişleri ve kuvvetli kuyruğu ile adeta ölüm makinasını andırıyordu.

Tüm bu olanların yanında Gremlon, bulunduğu tepeden büyülerle aşağıdaki askerlere kaya kütleleri fırlatıyordu. Askerler hem sel akıntıları, hem ejderha yılanı Yutpa, hem de

büyücünün tepelerine fırlattığı kayalardan korunmaya çalışıyordu. Bunlar yetmezmiş gibi aşağıdan yukarıdaki büyücüye bakan herkes büyülenmeye başlamıştı. Gremlon’u gören her asker yanındaki diğer askerle savaşa girişiyordu. Yüzlerce insan kılıç ve oklarla birbirlerini

öldürüyordu. Büyünün etkisine girenler ne için savaştıklarını unutmuş gibiydi.

Savaş, Gremlon lehine dönmüştü. Ortalıkta bir avuç insan kalmış, onlarda Yutpa’nın gücü karşısında teker teker canından oluyordu. Yutpanın sivri dişleri ve keskin derisi yerin altında gezmesini kolaylaştırıyordu. Ansınızın askerlerin dibinden çıkıp dişleriyle insanların vücudunu delik deşik ediyordu.

Yadacının da elinden bir şey gelemezdi artık. Yıldırımları büyücüye düşürse belki herşey olabilirdi ancak ona bakmak demek büyülenmek demekti. Görmediği bir yere yağmur yağdıramaz veya yıldırım düşüremezdi. Sadece gözlerini ondan kaçırarak fırtına çıkartabilirdi ama bu da hiçbir etki sağlamayacaktı.

Tulpar’a atlayıp destek çağırmak için Zahor’a gitmeye karar verdi. Ancak havada yol alırken ansızın bir fırtınaya kapıldı. Tulpar’ın kanatları kırılacak gibi tersine açılıyordu. Sanki havada bir hortuma tutulmuşçasına savrularak yere doğru düşmeye başladılar.

Gökyüzünü yaran on binlerce ok vızıltısına benzer derin bir uğultu sardı dört bir tarafı. Ilgar, büyücü Gremlon’un bir canavarı daha büyülediğini düşündü ki tam o sırada dev kartal Semruk belirdi.

Kendisi ortalıkta olmasa da Zahor’un sesi Ilgar’ın kulaklarını çınlatmaktaydı. “Bu kuşlar sadece adaleti tecelli ettirmek için gözükür evlat”

Çift başlı bu kartal büyük bir gürültüyle Yutpa’ın yanına doğru hareket etti. Ejderhayı andıran yılan havaya dikilip sivri dişlerini gösterircesine ağzını açmış tıslıyordu. Yutpa bu şekilde beklerken, Semruk dev vücudu ile yeraltı yılanına doğru yıldırım hızı ile ilerlemeye başladı.

Dev kartal kanatları aşağı ve yukarı gelecek şekilde süratlenip, Yutpa’ya keskin gagaları ile darbesini indirdi. Çift başlı kartaldan iki keskin darbe alan ejderha yılan yerde kıvranarak can verdi.

Ilgar aşağıdan olan bitenleri seyrederken sevince boğulmuştu. Semruk’un çift başlı olması nedeniyle kartalın tüm gözleri büyücüye odaklanamıyordu. Dört gözü aynı yere

bakamamasından Gremlon’un büyüsünü gerçekleşmiyordu. Büyücünün fırlattığı kayalar da Semruk’a engel olamadı ve çift başlının son darbesi Gremlon’un gövdesine oldu. Mızrak kadar keskin pençelerindeki büyücüyü çıkarabildiği kadar gökyüzüne kaldırdı. Gözden kayboluncaya kadar uzaklaşan ikili çok geçmeden görülmeye başladı. Semruk çıldırmış gibi yıldırım hızı ile aşağı doğru ilerliyordu. Kartalın pençesindeki büyücü Gremlon ise bağırtılar eşliğinde çırpınıyordu. Çift başlı kartal yere iyice yaklaşınca pençesindeki kurbanını yere bıraktı. Büyücü Gremlon kafası üstüne yere doğru çakılırcasına düşerken, Semruk ise keskin sesi ile etrafı selamlar gibi güneşin battığı yöne doğru gitmeye başladı.

 

***


Ilgar atına bindiğinde etraftaki koku ve görüntü içler açısıydı. Binlerce asker ölmüş kimisi yanmış kimisi dişlenmiş vaziyette yerde yatıyordu. İki adet parçalanmış dev yılan ejderhalar ve yerde yatan cansız alev kuşları…

Tulpar’ını gökyüzüne sürdükten sonra gideceği yeri biliyordu: Kurtköy

Akbaş’ın köyüne vardığında akşam saatleriydi. Yaşlı askerin çocuklarını bulduğunda içi parçalanmıştı. Yaşları çok ufak olan bir kız ve erkek çocuk çadırda bir başlarına oturmuş babalarını bekliyordu. Yetim büyüyen Ilgar’ın gönlü bu duruma elvermedi ve çocuklarla birlikte Tulpar’a atlayıp Alayunt’a gittiler.

Eve döndüğünde anasının ellerine sarılan Ilgar, olan bitenleri anlatmadan önce çocukları tanıştırdı. Karınlarını doyurup yataklarına yatıran anne oğul sohbete başladılar. Hikâyesini ilk defa biricik annesine anlatan genç adam, asker arkadaşının verdiği kılıcı annesine gösterince, kadının suratı birden buz kesti. Şaşırmış öylece donakalmıştı. Sadece ağzından tek bir kelime dökülüverdi:

-Akbaş!

 

Uğur Aslan


08/11/2014


SİVAS


 

 

 

eski editleme:

 

Ocak ayının son haftasındaki yarışma sonucuna göre blog adresimde yayınlanacaktır. Duruma göre Yadacının efsanesi adlı hikayeyi bu sayfa üzerinden yayınlamayı düşünüyorum. Genç bir çobanın Orta Asyadaki fantastik macerasının anlatan hikayede Türk mitolojik canavarlar yer almakta...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme