17 Ocak 2015 Cumartesi

Öte Dünyaların Hikayesi (2. Kısım)



2. Bölüm


Antikacı


 

“Kalıtsal açıdan bilgi birikiminin gelecek nesle aktarılması konusunda yapılan son çalışmalarla bir adım daha ilerideyiz. Bunun gerçekleşebilmesi için DNA ve RNA yapılarının değişime uğraması yeterli olacaktır. Kaba bir tabirle mutasyon dediğimiz olayda en yetkili kişi, aynı zamanda samimi ahbabım olan Bay Frederick bu konudaki çalışmalarıyla ünlüdür. Germsel ve somatik yapıdaki dokularda incelemelerde bulunmuştur. Somatik anlamdaki mutasyonlar geçici bir çözümdür ve organizmanın ölümü ile sona erer, sınırlıdır, nesilden nesile aktarılmada yetersizdir. Ancak germsel değişiklikler bilgilerimizin gelecek kuşaklara aktarılması konusunda önemlidir. Bu açıdan Bay Frederick’ in çalışmalarında…”

El yazması sayfa 58

 

 

Alman fizikçi profesör, yani Ross Edelman uzun süre konseye hizmet etmiş bir bilim adamıydı. Saçları beyazlamaya başlamış orta boylu 41 yaşında olan fizikçi, evli ve bir kız çocuğuna sahipti. Elbette ki konseyin evlilik, inanç ve ilişkiler açısından hiçbir takıntısı olmazdı. Konsey, üyelerin yaptıkları bilimle ilgilenirdi. Üye seçimlerinde ise bazı özellikler aranırdı sadece. Bu aranan özellikleri belirlemek için adaylara çeşitli testler uygulanırdı. Sözgelimi bunlardan biri Freud testidir. Bu testte idin, ego ve süper egodan baskın olup olmadığı araştırılırdı. İdlerine yenik düşen her insan tehlikelidir, ancak bilim adamları daha tehlikelidir.

Bayan Clonet ise henüz 30 yaşında mesleğinin gözde isimlerinden bir genetik mühendisiydi. Prof. Köksal Pamir gibi o da bekâr, yani kendini bilime adayan akademisyenlerden biri olmayı yeğlemişti. Yaptığı çalışmalarla konseyin ilgisini toplayıp 25 yaşında birliğe girmeyi başarmıştı.

Ancak Bayan Clonet, el yazması araştırmasını son derece gereksiz bulan bir üyeydi. Belki de konsey başkanının, Clonet i bu araştırma grubuna dâhil etmesinin en büyük nedeni de buydu. Ne de olsa, gaz pedalının olduğu bir araçta fren de yer almazsa çarpışma kaçınılmazdır.

Üç araştırmacı kafeden çıktıktan sonra, Kayra Alptekin adlı öğrencinin söylemiş olduğu antikacının bulunduğu adrese gittiler. Atatürk Caddesi’ndeki dar sokağa sapıp araçlarını park ettiler. Ancak dükkânı bulmak için gittikleri adreste giyim mağazasını görünce afalladılar. Mağazadan içeri girip adresi teyit ettirdiklerinde yanlış adrese gelmedikleri anlamışlardı. Yaklaşık üç sene önce mağaza sahibi burayı satın almış ve o tarihten beri işlettiğini belirtmişti. Mağazadan önce ise antikacı değil sahaf (eski kitap dükkânı) olduğunu öğrendiklerinde kafaları daha da karıştı. Üstelik ne mağaza sahibi ne de civar esnaflar Canan Yurdakul adında bir antikacı tanımadıklarını belirtmişti. Pamir, arkadaşlarını mağazaya bırakarak caddedeki eski yeni fark etmeksizin bütün esnafları tek tek dolaştı. Dört sene evveline kadar o adreste sahafın yer aldığını ve işletme sahibinin Canan Yurdakul değil Kazım Dinçer adlı esnaf olduğunu öğrendiğinde cebindeki telefondan genç öğrenciyi aradı. Kayra ile görüşmesinde, genç adam Canan Yurdakul adlı isimde ısrar etmişti.

Daha sonra Clonet ve Ross’ u mağazadan alarak, hep birlikte araca doğru yürümeye başladılar. Pamir olanları otomobilin içerisinde durumu arkadaşlarına anlatırken, Sivas Hilton Otel’inde o akşam konaklamalarının iyi bir fikir olacağını düşünüyordu.

“Ne yani şimdi, bu kadın veya adam (artık her neyse) bulunamayacak mı?”

“Bilmiyorum Ross, Canan Yurdakul’ un varlığından haberdar olan tek kişi o üniversiteli çocuk. Civardaki esnaf o adreste sahaf olduğundan ısrarcı. Antika işleriyle de uğraşmıyorlarmış. Adamın adı Kazım Dinçer dediler.”

“Belki o kadın, dükkân sahibinin bir çalışanıdır veya eşi falandır. Belki sadece eski antika kitap alıp sattığından dolayı, Kayra antikacı demiştir.”

“Belki de yalan söylüyordur” diye ekledi Clonet konuşmaya girerek.

Otelin kapısında durduklarında görevli bellboy yanlarına gelerek aracın otoparka çekilmesini sağladı. Görevlinin yaptığı iş aslında son derece gereksizdi. Çünkü sadece eski bir geleneği sürdürmek isteyen otel sahipleri bellboy bulundururdu.

Konsey üyeleri Hilton’a girişlerini yaptırdıktan sonra etraftakilerden habersizce otelin lobisinde tartışmaya devam ettiler. Kısa bir sessizliğin ardından Canan Yurdakul ve Kazım Dinçer isimlerini araştırmak için topluca Pamir’in dairesine gittiler. Taşınabilir bilgisayarında on - on beş dakika uğraşan Pamir, pes etmişçesine oflamaya başlamıştı.

“Yok, yok, yok… Canan Yurdakul’ da yok, Kazım Dinçer’de yok kayıtlarda!”

Clonet otelin camından dışarı caddedeki kalabalığı seyrediyordu. Ross ise salondaki koltuğa uzanmıştı. Pamir’ in öfkeyle iç çektiğini görünce, Ross oturduğu koltuktan doğruldu.

“Emin misin Pamir” dedi ve ekledi

“Nüfus bürosunda da mı yok?”

“Yok” dedi Köksal Pamir. “ Ne nüfus bürosunda, ne esnaflar odasında, ne de kira sözleşmelerinde… Hiçbirinde bu isimler çıkmıyor”

“İş yeri ruhsatı, vergi ödemeleri veya ceza tutanakları?”

Pamir kafasını iki yana sallayarak Ross’ un karşısındaki koltuğa oturmadan bir kadeh içki doldurdu kendisine. Clonet olduğu yerde konuşmaları dinliyordu. Ross ise gözlüğünü masaya koymuş, sağ eliyle alnını ovalıyordu. Olan bitenleri anlamlandırmak, onda baş ağrılarına neden oluyordu.

“Galiba en iyisi o gençle tekrar görüşmek” dedi Ross.

Pamir bunun doğru fikir olmadığını ve ertesi güne kadar ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlattı. Genç adam durumdan fazla işkillenmeden veya onu bıktırmadan bu meseleyi halletmenin iyi fikir olacağını belirtti.

Bayan Clonet bulunduğu yerden ayrılmamış ve camdan dışarıyı seyretmeye devam ediyordu. Arkasını dönerek Ross’ a doğru konuşmaya başladı.

“İsterseniz hükümetten veya ulusal güvenlikten yardım alabiliriz Bay Ross?”

Clonet kendisine cevap verilmesini bekledi ancak o an koltuklarda düşünen ikiliden hiçbir ses çıkmadı. Prof. Ross yine başını aşağı eğmiş, işaret ve başparmağı ile şakaklarını ovalıyordu. Kafasını bir anda kaldırdı:

“Sanırım uluslararası istihbarat teşkilatlarından bile yardım istesek, bu konuda yine bir sonuç alamayacağız.”

Ancak bu cümlesini söylerken kendinden oldukça emindi.

 

***


Ertesi sabah Prof. Ross ve Dr. Clonet, otelden erkenden çıkmış olan Bay Pamir’ i aradılar. Telefon görüşmelerinden sonra olağan bir şey yaşamadan, sessizce dairelerinde Pamir’in gelmesini beklediler.

Bay Pamir, 4 Eylül Üniversitesi fen edebiyat fakültesinde soluğu almıştı. Alihan Daroğlu adlı tarih profesörünün odasında çayını yudumlayıp sohbet etmekteydi.

“Köksal Bey, tarihçi olmama rağmen her zaman uzay ve gezegenlerle alakadar olmuşumdur. Sizin sıkı bir takipçiniz olduğumu belirtmek isterim. Hatta son yazdığınız galaktik hareketler adlı makalenizi hayranlıkla okumuştum.”

“Teşekkür ederim sayın profesör, sizi bir konu için rahatsız ettim aslına bakarsanız. Kendisi Alman olan akademisyen bir ahbabım Türkiye’ye gelmek istedi. Israrlarına dayanamayıp onu kıramadım açıkçası. Kendisi şuanda Sivas’ta ve tarihsel bir araştırma yapıyor. Aynı zamanda 4. sınıfta olan öğrencilerinizden biriyle ilgileniyor. Sanırım büyükbabasından kalma eski hatıra defterlerini görmek ve birazda gençle sohbet etmek niyetinde. Eğer rica edersem öğrenci ile yabancı arkadaşımın buluşmasını sağlayabilir misiniz? Yani en azından sizin referansınızla araştırma yaptığımızı bilmesi, öğrencide oluşacak tereddütlerin giderilmesini sağlar diye düşünüyorum.”

“Elbette ki Köksal Hocam, size ve arkadaşınıza yardım edebilmek benim için büyük bir mutluluktur. Akademik camiada böyle şeyler her zaman olur. Ayrıca bu şekilde ince düşünmenizi takdir ediyorum doğrusu. Öğrencinin ismi neydi acaba?”

“Kayra Alptekin, dördüncü sınıf tarih öncesi”

“Peki hocam, ben kendisi ile bugün bizzat görüşüp durumu anlatacağım. Benim öğrencim olur, uysal bir yapısı vardır. Öyle sanıyorum ki size elinden geldiği kadar yardım edecektir.”

“Çok teşekkür ederim Alihan Bey”

“Rica ederim, ne demek hocam”

Pamir oluşturabileceği en güzel ortamı oluşturmuştu. Önceki gece otel odasında çalışırken Kayra Pekdemir adlı öğrenci hakkında birçok bilgi topladı. Dersine giren hocalarını, hatta hocalarının ilgi alanlarına varana kadar araştırma yaptı. Yani görüşmek için Alihan Daroğlu’yu seçmesinde rastlantısal bir olay yoktu. Üniversiteye gidip öğrencinin akademik bir araştırmaya katkıda bulunacağını açıklaması dikkatleri üzerine çekmeyecekti. Kayra elinden geldiği kadar (en azından hocasının hatırı için) yardım edecek, üstelik kendisine sorulacak sorular için de hiçbir kuşkuda bulunmayacaktı.

Hilton’a döndüğünde olup biteni arkadaşlarına anlattı ve Prof. Alihan Daroğlu’dan haber alıncaya kadar yemek saatleri hariç hiçbir işe uğraşmadılar.

Kayra’nın hocası o günün akşamında Bay Pamir’le iletişime geçti. Ertesi sabahsa genç öğrenciyle Mavi Nokta adlı nostaljik kafede buluştular. Alihan Daroğlu’nun dediği gibi olmuştu her şey. Kayra kafenin masasında, kendisine yöneltilen sorulara cevap veriyordu.

“Büyük büyükbabam, Asitane Nizamiye Medrese’sinde ders almış zamanında. Yani bildiğimiz o zamanki İstanbul üniversitelerinde. Galiba ciddi derecede ilmi-heyet (yıldız bilimi) dersleri de görmüş. Sonra ne olmuşsa köyüne dönmüş.”

Genç adam bir an kendine soru sorulmasını beklercesine durakladı. Ancak hiçbir tepki almayınca devam etti.

“Her neyse… Ben ilk sınıftayken, sömestr tatilinde köyde yaşayan amcamın yanına gitmiştim. Bir sabah, sobayı yakmak için çuval dolusu gazete ve kâğıdı tutuşturduklarını gördüm. Şans eseri o çuvalda el yazması eserler görünce tabi ki fıttırdım. Çoğu rutubetten küflenmişti, kimisi onlarca parçaya ayrılmış ve okunamaz hale gelmişti. Kaybettiklerim için elimden bir şey gelmezdi ancak üç dört tane el yazmasını o evden kurtarabildim. Size satmış olduğum el yazması bu kurtardığım kitaplardan biri yani. Diğer el yazmaları ise Osmanlıca yazılmış günlüklerden ibaret. Açıkçası maddi bir değeri, ya da edebi bir yönü yok.”

Kayra Alptekin, sandalyeye asılı sırt çantasından çıkardığı üç adet yıpranmış el yazmasını masanın üzerine bıraktı.

“İsterseniz gösterebilirim”

El yazmalarından birini açıp rastgele bir sayfa çevirdi ve durakladı.

“Bir tarih öğrencisi olarak Osmanlıcayla aram pekiyi değildir ama yine de size tercüme edeyim.”

İşaret parmağını sayfanın üzerinde gezdirerek kesik kesik okumaya başladı:

“Bugün bahçeye üç karış kar yağdı. Agom (amcam) üşütmüş, yataktan dışarı ayağını çıkarmak istemiyor. Yengem, agomun yatağını toplayıp yüklüğe koymak istese de agom buna izin vermedi.”

Başka bir sayfa çevirip aynı şekilde parmağını koydu.

“Bu gece ayaz var ortalıkta. Rençber (çiftçi) olmak ne kadar zor zanaat! Bazen tarlayı tumbu bırakıp buralardan gidesim geliyor”

Genç adam daha sonra elindeki kitabı kapattı ve masadaki diğer el yazmalarının üzerine koydu. Ross ve Pamir duygusuzca gencin masadaki kitaplarına bakıyordu. Bir süre sessizlik meydana geldi.

“Gördüğünüz gibi hocam, bu el yazmaları büyükbabamdan kalmalar. Ancak size verdiğim kitap, bunlardan çok farklı. Başkası tarafından yazıldığı hem yazılan alfabeden, hem anlatılan konulardan ortaya çıkıyor. Onun da birkaç tercümesini okumuştum, yani en azından sizde olanı edebi yönden daha kaliteli duruyor.”

Bay Pamir mahcup bir şekilde:

“Acaba bunları kısa bir süreliğine incelemek için almamız uygun olur mu?” dedi. Hatta cevabın gelmesini beklemeden ücret teklif etmeyi de düşünüyordu ancak Kayra beklemeden “Elbette hocam” dedi.

“Pek değerli olmasa da, sonuçta bize miras kalmış bir hatıra, geri getirirseniz neden olmasın hocam” deyip kitapları uzattı.

Bay Pamir, genç adama teşekkür ederek neşeyle el yazmalarını aldı. Belki dişe dokunur bir bilgi barındırmasalar da, bu el yazmaları işimize yarayabilir diye düşünüyordu.

“Gerçekten çok yararınız oldu bize Kayra. Peki, büyük büyükbaban hakkında bilgi toplamak istesek, bize nasıl bir yöntem izlememizi önerirsin? Bu konuda bir fikrin vardır sanırım?”

“Hocam işin açığı araştıracağın tek kaynak galiba bizim köydeki yaşlılar ve koca karılar” dedi gülümseyerek.

“Onlar da işinize yarar mı bilmem ama büyükbabamın adı Musa, köyde Topal Musa diye anılırmış. Başka bir adı, lakabı veya unvanı var mı bilmiyorum açıkçası. Yani araştırsanız dahi, onun hakkında benim söylediklerimden başka işinize yarar fazla bir şey bulabileceğinizi zannetmiyorum”

Anlıyorum dedi Köksal Pamir üzüntüyle. Sandalyeden kalkıp Kayra’yla tokalaşmak için elini uzattı.

“Tekrar tanıştığıma memnun oldum. Bize zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz, en kısa zamanda bunları sana geri ulaştıracağım gözün arkada kalmasın” dedi.

Genç adam öyle bir tereddüdünün olmadığını, yardımcı olabildiyse kendisinin teşekkür ettiğini belirterek kafeden ayrıldı.

Ross ve Pamir baş başa kalmış, kafede içeceklerini yudumluyordu. Önlerinde bulunan el yazmaları, konuşmaları için yeterli bir sebepti. Ross düşünceli düşünceli mırıldandı:

“O genç adam, kitabın yazarı medrese okumuş deyince çok heyecanlandım Pamir. Ancak yazdığı şeyleri dinlediğim zaman tüm heyecanım kaçıverdi.”

“Bilmiyorum Ross. Ben hâlâ bunların işimize yarayacağını umuyorum.”

“Umarım” dedi Ross el yazmalarına bakarak. Gözlüğünün camında, üst üste konulmuş üç eski kitabın yansıması vardı.

 

 

 

Ross Edelman, Hilton’daki dairesinde sabırsızca el yazmalarını karıştırıyordu. El yazmalarının Osmanlıcadan kendi diline uyarlanması için kullanacakları bilgisayar yazılımı üzerinde Bay Pamir’le gün boyunca çalıştı. Tüm kitaplarının tercümesini yapmak ve anlamlı bir sıraya koymak için iki gece uğraştılar. Bayan Clonet her seferinde, tüm bu çırpınışların saçmalıktan öteye gitmediğini söylüyordu. “Fizik profesörünün uğraştığı işlere bak” deyip hayıflanıyordu. Haksız da sayılmazdı aslında. Osmanlıca üç el yazması, epeyce basit bir üslupla yazılmış, sıradan olayları anlatmaktaydı. Ancak Ross, medrese eğitimi almış bir adamdan böylesine basit ve anlamsız cümleler ifade etmesine akıl erdiremiyordu. Astronomi eğitimi almış bir insan, nasıl olurda bu kadar saçma olayları kayıt altına tutabilir diye Bay Pamir’e çıkışıyordu.

Sonunda Ross Edelman, odasında kitaplarla 2 gün boyunca tek başına kalmış, çalışmalarına ara vermeden incelemelerde bulunuyordu. Pamir ve Clonet ise can sıkıntısından kurtulmak için, ulusal kurtuluş müzesinde gezintiye çıkmıştı.

Ross’un odası darmadağınık vaziyetteydi. Bir yanda el yazmaları ve tercüme edilmiş kopyalar, diğer tarafta orijinal dilin büyütülmüş ve çok daha ufaltılmış örnekleri her tarafa dağıtılmıştı. Aradığı şey (artık her neyse) yazılanlardan çok farklı olmalıydı. Osmanlıca cümleleri tersten tercüme edip okumaya çalıştı, bazı sayfaların aynalarda yansıyan şekliyle okudu. Kimi cümleler için farklı kombinasyonlar denedi. Ancak sonuç, anlamsız bütünlerden ibaretti. Midesi daha fazla dayanamayacağının sinyallerini gönderiyordu. Daireden çıkıp, otel lokantasında bir şeyler atıştırmanın iyi olacağına kanaat getirdikten sonra paltosunu alıp odadan çıktı. Otel odasının kapısında bayan görevliyi görünce biran duraksadı ve yanından geçip aşağı kata indi.

 

Devam edecek…

 

 

 

Uğur Aslan

Ocak 2015

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme