15 Ocak 2015 Perşembe

Osmanlı Şövalyesi


Bundan neredeyse 600 yıl önce Edirne’ deki şirin dubleks bir evin bahçesinde çocuklar oynardı. Her gün bir araya gelen bu çocuklar ellerinde tahta kılıç ile birbirleriyle savaşırdı. Bir gün 12 yaşındaki afacanlardan biri, yapılan hamleye karşı koymak için kılıcını siper ederek bekledi. Aldığı darbeden sonra kılıcındaki çatlama sesiyle bir anda tüm neşesi kayboldu. Yüzündeki gülücükler yerini kızarıklığa bırakmıştı. Arkadaşlarını bırakıp, kapının önünde sandalyede oturan babasına doğru koşmaya başladı. Sinirli sesiyle elindeki tahta kılıcı gösterdi.

  • Al işte baba, ben sana demiştim. Tahta kılıçlardan bıktım, gerçek bir kılıç istiyorum ben!

  • Oğlum bu yaşta gerçek kılıç sana göre değil. Söz alacağım büyüyünce.

  • Ne zaman büyüyeceğim baba? Her şey büyüyünce…


Babası cevap vermeden kafasını yana eğip kaşlarını kaldırdı. Bilmiyorum edasıyla bakıyordu oğluna. Çocuk yanıtını alamadığı bu sorunun ardından üzüntüye kapılmıştı. Babasının yanında oturan Hamdi Bey, çocuğun üzüntüsünü gidermek amaçlı konuşmaya başladı:

  • Söyle bakalım Aras, ne olacaksın büyüyünce? Asker olacaksın değil mi?

  • Şövalye olacağım amca ben, asker değil!


“Yemin ederim akılsız bu çocuk” diye mırıldandı Aras’ın babası. Oğlunun söylediklerine öfkelenmiş gibiydi. Sandalyeden doğrularak konuşmaya başladı:

  • Oğlum şövalye nedir lan? Nereden öğreniyorsun sen bunları? Git yeniçeri ol, topçu ol, cebeci ol. Hatta olmadı git harem ağası ol. Şövalyeyi nereden duydun oğlum sen?


Aras’ın babası, yanındaki Hamdi Bey’e dönerek konuşmasına devam etti:

  • Görüyorsun değil mi Hamdi, Bu devirde hele hele böyle yerde çocuk yetiştirmek ne kadar zor! Rumlar, Yahudiler, Süryaniler, Türkler derken iyice keşmekeş oldu bizim devlet. Bizim sıpanın da zaten aklı bir karış havada.


Hamdi Bey “Öyle öyle, gerçekten zor” diyerek geçiştirmek istedi konuyu.

Küçük Aras ise söylediklerinin babası için bir anlam ifade etmediğini düşüyordu. Çatlamış kılıcına üzülerek baktı ve arkasını dönüp arkadaşlarına doğru yürümeye başladı.

 

*****


Edirne’nin Buçuk Tepe Semti’nde oturan bu ailenin reisi Ahmet Bey’di. Biricik eşi Neriman ve tek çocukları Aras’ın yaşadığı dubleks evin geçimini tabakhane sağlıyordu. Debbağ, yani derici olan Ahmet Bey, ortağı Hamdi ile kokusu 100 metre öteden duyulan bir dükkânda çalışmaktaydı. Aldıkları derileri bir güzel temizler, et ve kıldan arındırıp suya yatırırlardı. Fiziksel işlemi biten bu deriler, tabaklanmak için ayrıca kimyasal bir uygulamadan da geçmek zorundaydı. Kimyasal işlem aşamasında temizlenmiş derileri, içerisine köpek dışkısı konulmuş sıcak suda bekletirlerdi. O zamanlar herhangi bir kimyasal bulunmadığı için, çözümde en etkili yol köpek dışkısıydı. Bu sayede tepkime başlıyor, deri yumuşuyor ve kıl köklerinden de arınıyordu. Aslında bu meslekte çok para vardı. Ancak işlenmiş derinin son aşaması insanlarca aşağılayıcı geldiğinden dolayı, bu iş genellikle çocuklar tarafından yapılırdı.

 

İşte bizim küçük Aras, elinde kulplu teneke ile taze köpek dışkısı arardı semtin sokaklarında. Üzerinde dumanı tüten dışkıları toplayıp soğumadan dükkâna yetiştirmek için koşuştururdu. Debbağlık mesleği ölse de; “Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun” deyimi o günden bu zamana kadar hâlâ bilinir.

 

Aras’ın bu durumdan aslında bir şikâyeti yoktu. Sonuçta yaptığı işin ekmek parası olduğunu biliyor ve kutsal olduğunu söylüyordu. Ancak onun kadar zeki olmayan komşu çocuklarından bazıları “Boka muhtaç olmuşsunuz oğlum siz” diye dalga geçince öfkeden deliye dönüyordu. Bazı günler tenekedeki dumanın soğumasını düşünmeden elindekileri fırlatır, dayak yiyeceğini bilse de komşu çocuklarıyla dövüşürdü.

 

Aras için işin en zor kısmı elindeki teneke ile tabakhaneye girmekti. Kokmuş derilerin ve çürümüş et parçalarının kokusu yetmezmiş gibi üstünde buharı tüten suya tenekeyi boşaltmak ölümdü onun için. Babası ve Hamdi Bey bu kokuya bağışıklık kazansa da, Aras bir türlü alışamıyordu. Bir eliyle burnunu tutarak koşar adımlarla içeri girer, soru sorsalar da konuşmadan dışarı fırlardı.

 

*****


 

Yer yer oğluna kızsa da Ahmet Bey, Aras’ı her zaman sever ve onunla ilgilenirdi. Hatta bu hafta Aras, babasının sözünden çıkmaz ve kimseyle kavga etmez ise padişahın otağını görme fırsatına erişecekti. Bu duruma sevinen küçük Aras, hafta boyunca verdiği sözü tutmuş ve sadece dükkandaki işiyle ilgilenmişti.

İşledikleri yumuşak derilerin hanedanlığa satılması sık rastlanan bir olaydı. Yavaş yavaş bölgede nam salmaya başlayan Ahmet Bey de, bu satış sırasında oğlunu yanına alarak derileri hanedanlığa götürmek için yola koyuldu. Ata yükledikleri deri parçaları ile yola düşen ikilinin yüzünde sevinçli bir ifade vardı. Ahmet Bey para kazanacak, Aras ise hünkârın yaşadığı yerleri, hatta belki de padişahın kendisini görme fırsatı olacaktı. Aras yola devam ederken babasına dönerek:

  • Baba bu kadar deriyi hanedanlık ne yapacak ki? Acaba ayakkabı veya giysi mi yaptırırlar?

  • Deri her zaman işe yarar oğlum, ister giysi yaparlar ister çarık. Bizim derilerimiz yün kadar yumuşaktır evlat unuttun mu? Yeri gelir padişah üstüne tuğra bile çeker.


dedi gülümseyerek babası.

Çok geçmeden atla birlikte kırmızı çadırların olduğu küçük yerleşim yerine girdiler. Babası eliyle az ilerdeki çadırı göstererek:

  • Bak işte evlat şurası padişahın otağıdır. Belki de hünkârımız şuanda çadırındadır. Dedi


Küçük Aras pamuk ipliğinden yapılmış üç kubbeli çadıra tüm dikkatiyle bakarken aniden tökezledi. “Yavaş önüne bak” diye uyaran babasına gülümseyerek baktı.

Yollarına devam eden ikili hemen ilerdeki kıldan yapılmış çadırın önünde durdular. Oğluna dışarıda beklemesini söyleyen Ahmet Bey, çadırdan içeri girmeden “İshak Paşa ben geldim” diye seslendi. İçeri gel sesini duyduktan sonra at üzerindeki istiflenmiş derileri sırtlanarak içeri girdi. Oğluna gitmeden önce burada bekleyip, ata göz kulak olmasını tekrarladı.

Babası içeri girince Aras’ın başı hemen arka taraftaki padişahın otağına çevrildi. Hayranlıkla bakan çocuk çok beklemeden, atın eyerini yakındaki bir ağaca bağlayıp geldikleri yola doğru ilerlemeye başladı. Padişahın çadırına yaklaştığında ortalıkta ne bir kimse gördü, ne de bir ses işitebildi. Çadır boş olmalı diye düşünürken, kapısı aralanmış yerin girişine kadar yaklaştı. İçeri bir adım attığında ansızın duyduğu çelikten çınlama sesleriyle irkildi. Çok geçmeden yerde oturan bir genç:

  • Ne yapıyorsunuz? Bir çocuk mu korkutuyor sizi?


diyerek arkasındaki askerlere çıkıştı. Genç adam önündeki deriden haritanın üstüne bağdaş kurmuş bir şeyler çiziyordu. Küçük Aras’a dönüp:

  • Kimsin sen evlat? Ne ararsın burada?

  • Şeyy… Amca ben derici… Buraya…

  • Söyle çekinme, gel bakalım.


Aras mahcup olmuş şekilde yerde oturan gencin yanına doğru adımlarını atmaya başladı.

  • Gel bakalım. Yalnız ben amcan değil hünkârınım senin.


Karşısındaki kişinin padişah olduğunu anlayan Aras’ın heyecanı daha da artmıştı. Padişahın yanında dikilirken gözü yerdeki deri haritaya çarptı. Haritayı inceleyen çocuğu fark eden padişah;

  • De bakalım burada ne ararsın? Kimsin? Nesin?

  • Şey hünkârım, ben derici Ahmet’in oğluyum. Size bu derilerden getirmiştik.


Dedi eliyle haritayı işaret ederek.

  • Peki, bu çadırda ne işi var?

  • Hünkârım sizi merak ettim. Bende savaşçı olmak istiyorum sizin gibi.


Aras cümlesini bitirmeden ellerini öne bağlayıp başını aşağıya doğru eğdi. Padişah inceden gülümseyerek tekrar konuşmaya başladı.

  • Öyleyse de bakalım, nasıl bir savaşçı olacaksın?

  • Şey padişahım, ben… Ben şövalye olacağım.

  • Şövalye mi?


Diye sordu padişah gülümsemesini arttırarak.

  • Evet hünkarım şövalye.

  • Evlat bizim toplumumuzda şövalye olmaz, o isimi ecnebiler kullanır. Bizim savaşçılarımız şanlı yiğit askerlerdir.


Konuşmasına devam eden padişah, kızarmış yüzünü aşağıya eğmiş Aras’ı görünce konuşmaya devam etti gülümseyerek.

  • Adın nedir evlat peki?

  • Aras efendim.

  • Hımm, peki Aras. Bak şimdi, bu deride mavi renkli gördüğün yerler deniz buralarda topraklar. Bak bunlarda askerlerimiz.


Padişah, Aras’a haritayı eliyle gösteriyor, asker ve gemi maketlerini işaret ediyordu. Padişahın durumuna şaşkınlıkla bakan Aras konuşmaya başladı:

  • Hünkârım ama padişahlar oyun oynamaz ki!


Gülümseyen hükümdarın neşesi iyice yerine gelmişti bu lafı duyunca. Elindeki tahta gemileri Aras’a uzatarak devam etti.

  • Oynar evlat bizim hakkımız yok mu oynamaya? Şimdi al şu gemileri. Madem savaşçı biri olmak istiyorsun söyle o zaman bana. Bak, bu denizin bu tarafında düşman var, gemiler buradan geçemiyor. Bu kalede de düşman var, burası da kapalı. Söyle bakalım sen olsan bu kaleden nasıl içeri girersin?


Padişah eliyle bir yandan haritada gemileri denizlere yerleştiriyor, bir yandan da kaleleri göstererek askerlerini derinin üzerinde işaret ediyordu.

  • Çok kolay hünkârım bakın.


dedi.

Padişah, Aras’ın gemileri deniz kara dinlemeden haritadan rastgele ilerlettiğini görünce:

  • Ne yapıyorsun evladım. Hiç gemi toprakta yüzer mi? O gittiğin yerlerde deniz mi var?

  • Ama hünkârım benimde evde tahta gemilerim var. Babam yaptı hatta. Bazen gemilerle oynadığım zaman üstümü başımı ıslatıyorum diye annem kızar bana. Bende evdeki kilimde ya da bahçedeki toprakta yüzdürürüm onları. Orda yüzüyor da burada neden yüzmesin ki?


“İlahi çocuk” diye gülmeye başladı padişah. Daha sonra gülerek arkadaki koruma askerlerine dönüp “Çocuktan akıl danışırsan böyle olur işte” diye devam etti. Çadırda olan herkesin yüzünde bir gülümseme vardı.

Çok geçmeden Aras aniden irkildi:

  • Hünkârım izninizle, babam merak etmiştir beni. Az ilerdeki çadıra deri getirmişti. İşi bitmiş belki de beni arıyordur. Dedi.


Padişahın canı sıkkın böyle bir günde Aras ile karşılaştığından mutlu olmuş bir hali vardı. Çadırdaki korumalarından birini çocukla beraber dışarı gönderdi. Arkalarından bakarken “ ilahi çocuk” diyerek gülümsüyordu.

 

*****


 

Aras, askerle birlikte İshak Paşa’nın çadırına vardığında, babasının yüzü kızarmış şekilde paşayla dışarda beklediklerini gördü. Ahmet Bey oğluna dönerek “Oğlum neredesin sen” diye çıkışmaya başladı. Aras’ın yanındaki asker İshak Paşa’yı selamlayıp konuşmaya müdahale etti:

  • Paşam, çocuk bizim yanımızdaydı. Hünkârımızla sohbet ettiler.


Askerin bu cümlesine şaşıran Ahmet Bey, oğluna hiç kızmadan gülümsemeye başladı.

Şaşkın gözlerle bakındıktan sonra İshak Paşa ve yanlarındaki askeri selamlayıp müsaade istediler.

 

Eve geldiklerinde Neriman Hanım yemekleri hazırlamış sofrayı kurmak için bekliyordu. Sofra kurulunca ailenin 3 ü de yemeğe oturdu. Elinde kaşıkla yemeğine başlayan Ahmet Bey, Neriman Hanımın sorusuyla duraksadı.

  • Eee anlatın bakalım. Nasıl geçti bugünkü ticaretiniz. Aras orda yaramazlık yapmadın değil mi oğlum?

  • Ya yapar mı hiç! Yaramazlık nedir bizim oğlan ne bilecek ki!


Diye çıkıştı Ahmet Bey. Ardından gülümseyen Aras cevap vermek istedi:

  • Anne bugün padişahı gördüm. Beraber oynadık. Savaş hakkında konuştuk biraz, çok iyi birisi.

  • Peh! Savaş hakkında konuşmuşmuş. Bu çocuk beni bir gün mezara gömecek. Anlat anlat. Şövalye olmak istediğimi de söyledim padişaha anne desene.


 

Annesi ve Aras gülümserken, Ahmet Bey hem kızıp hem de gülümsüyordu konuşulanlara. Yemeklerini bitirdikten sonra, Aras tahta kılıcını alıp bahçeye koştu. Her zamankinden daha mutlu bir şekilde oynuyordu. Bugün hayatında ilk defa gerçek bir savaşçı gördüğüne seviniyor, büyüyünce güçlü bir şövalye olma hayaliyle yaşıyordu.

 

*****


 

Aradan geçen 3 ayın sonunda tabakhanede çalışan Ahmet Bey’in dükkânına bir ulak geldi. Elinde sarılı deri parçasıyla ulağı dükkânda gören Ahmet Bey durumdan hem tedirgin olmuş hem de korkmaya başlamıştı. Ulak yaklaşarak:

 

  • Tabakhanenin sahibi Ahmet Efendi siz misiniz? diye sordu.


Başıyla onaylayan Ahmet Bey, kendisine verilen derinin mührünü bozarak ruloyu açtı. Ulağın hünkârdan haber getirdiğini söylemesiyle şaşkınlıkla okumaya başladı.

 

“Sevgili Ahmet Efendi. Şimdi sana neden bu haberi yolladığımı merak ediyor olmalısın. Lakin telaşlanacak bir şey yok. Ne mutlu ki milletimize bugün İstanbul’u fethetmiş bulunuyoruz. Peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olan o güzel şehir İstanbul, şimdi bizim ellerimizde. Bu mektubu yazıyorum çünkü oğlun Aras, şehre nasıl gireceğim konusunda ufkumu genişletti. Çünkü sıkıntılı günümde karşılaşğım o çocuk, bana sevinç ve moral kazandırdı. Öğrendiğime göre Buçuk Tepe Semti’nde mesken tutmaktaymışsınız. Bilesin ki oğlunu haftaya Edirne’ye geldiğimde ziyaret edeceğim. Aras’ın gözlerinden öpmeyi ihmal etme.

Sultan Mehmed Han”

 

Bu ne büyük şerefti ki Hünkâr evimize gelecekti. Ne mutlu bana ki oğlum, sultanımızın gözüne girebilmişte onun ufkunun açılmasını sağlamış. Allah’ım sana şükürler olsun diye iç geçiren Ahmet Efendi heyecanla şimdiden gelecek haftayı beklemeye başladı.

 


 

 

Uğur ASLAN


18/10/2014


Sivas

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder