7 Şubat 2021 Pazar

Kral Marceus

 


Çok para dedi Komutan Marceus. Çok para... Üstelik ellerinde tam olarak kaç askerimizin olduğunu bile bilmiyoruz. Kimse alınganlık göstermesin ama hazinemizin hali ortadayken, senatoya beceriksizliğimin bedeli diye bu kadar fidye teklifini sunamam.

“Ama efendim...” dedi yandaki asker çekine çekine. “Bu biraz da bizlerin suçu değil mi? Peki ya halk? Halka ne deriz?”

“Öldü deriz komutan. Kaybettik hepsini. Uzatma. Bir sandık altını, bin asker orada esir kaldı diye veremem. Paralı asker tutsam çok daha kârlı olur bu iş. Haber yolla hemen, dilediklerini yapsınlar. Ama sanma ki gazabımdan kurtulacaklar.”

Marceus’un yanındaki komutan çaresiz ve düşünceli bir edayla kafasını öne eğip usulca odadan çekiliverdi. Kral Marceus ise gözlerini batan güneşe dikmiş, yenilginin hırsıyla altın kadehindeki içkiyi yudumlamaya koyulmuştu.

 

***

 

Septhenya zindanlarından yükselen iniltiler duvarlarda yankılanıyordu. Işığın bile korkudan giremediği dar geçitler, adeta birer megafon görevi yaparmışçasına dehşet verici inleme ve yardım seslerini şehre yayıyordu. Savaşta yakalanan esirler, toplum suçluları ve cezalandırılmayı bekleyen diplomatlar bu zindanların küflü kokusunu içine çekmeden öldürülmezdi.

Dip zindanların birinde havanın basık kokusuyla kaplanmış loş ortam, mahkûmların uykusunu getirmişti. Koridorda yanan meşalenin belli belirsiz ışığı, duvara yaslanmış şekilde uyuyan Marceus’un en sağdık komutanının suratında dalgalanıyordu.

Rüyasında kralını, Marceus’u görüyordu.  Ormanda birliktelerdi. Marceus önde yürüyor o da arkasından adım adım kralı takip ediyordu. Bir ara kafasını sağ tarafta akan ırmağa doğru çevirdi. Puslu havada belli belirsiz bir kayanın üstünde oturmuş periyi gördü. Bembeyaz yüzü ve griye çalan saçlarıyla kuşanmış peri sakince uzaktan onları seyrediyordu.

“Gitme” dedi peri kafasını kaldırarak.

O an komutan yürürken duraksadı ve periye “neden” diye sordu merakla.

“Gitme” diye tekrarladı peri.

“Ama O… O benim Kralım.” dedi komutan, bir elini ileriye doğru kaldırıp.

“O sadece kendisinin kralı!”

Peri kafasını önüne çevirerek büzüştü. Komutan Dukas ise tekrar önüne doğru baktı. Kral Marceus’la arasındaki mesafe git gide açılıyordu.

Rüyadayken aniden irkildi.

Demir parmaklıkların kilidi gürültüyle açılırken, Septhenya Kralı ve zindan ağası yanındaki muhafızlarla içeri daldı. Komutan Dukas, yaslandığı duvardan doğrularak uykusunu atmaya çalışıyordu. Diğer mahkûm askerler de uyanmaya başlamıştı. Zindan ağası elindeki parşömeni, şişmiş göbeğinin üzerinden yüksek sesle okumaya başladı:

-Ey şımarık Septhenya Kralı! Elbet her gün yeniden doğan güneş sana da bir gün mağlubiyet acısını tattıracak. O gün bu kadar şımarık olabilecek misin? İstediğin on bin altını sana vermiyorum. Hatta sen bana on bin altın yolla, sana bin asker daha göndereyim. Dilediğini yapabilirsin.”

Zindan ağası elindeki parşömeni katlarken, Septhenya Kralı yerde dizilmiş askerlere seslendi.

“Görüyorsunuz işte Luthenyalılar, siz böyle bir kralı hak edecek ne yaptınız? Bir kral bu kadar gurursuz, bu kadar kibirli ve halkına bu kadar umursamaz davranacak cüreti nereden alıyor? Söyleyin sizlerin idamı Marceus’a en ufak bir üzüntü, en ufak bir keder verir mi? Tabi ki hayır. Umurunda bile değilsiniz. Sizi savaş meydanında nasıl terk ettiğini gözlerinizle gördünüz. Sizi nasıl umursamadığını az önce göndermiş olduğu haberle kulaklarınızla duydunuz. Sizi bu kadar kör, bu kadar sağır edecek ne yaptı bu şeytan? Hala Marceus’un uğruna ölecek kadar ahmak var mı aranızda?

 

***

 

Birkaç gün sonra Marceus öğle yemeğindeki şarap eşliğinde kızarmış kuzu budunu ısırıyordu. Dışarıda yağmurun ıslattığı toprak kokusu saray balkonundan odanın içine doğru vurmaktaydı. Üstüne birde ağaçların yeni açmış çiçek kokuları masaya eşlik ettikçe yemek daha bir iştah açıyordu.

Bahar mevsiminde hep böyle olurdu Luthenya toprakları. Bir yandan yağmur çiseler, diğer yandan güneş bulutların arasından sürekli kendini göstermeye çalışırdı. Toprak, ağaçlar, kuşlar, bulutlar, güneş kısacası tüm doğa canlanırdı bahar aylarında.

Belli belirsiz koşuşturma sesleri geliyordu koridorlardan. Ardından kılıç sesleri duyulmaya başladı. Yemek yemeyi kesip ayağa kalkan Marceus’un kapısı büyük bir gürültüyle parçalanıverdi. İçeri onlarca asker girmiş, yüzlercesi de koridorlarda öfkeyle olacakları seyretmekteydi.

İçlerinden biri öne atılarak krala fırsat vermeden kanlı kılıcını Marceus’a doğrulttu.

Bu, esir Komutan Dukas’tı.

Septhenyalılar onu nasıl öldürmez diye düşündü bir an Marceus, sonra panikten kurtulmaya çalışıp Dukas’ın ona hep sadık kaldığını hatırladı.

Dukas öfkeyle Kral Marceus’a doğru yönelip ayağının altıyla tekmeyi basıverdi. O an Marceus, şarabın verdiği sersemliğin de etkisiyle yere uzanıvermişti.

“Hain domuz! Ruhunu şeytana teslim etmiş kral müsveddesi. Sen bir kral olmanın onurunu taşımıyorsun!” dedi bağırtıyla.

Kral Marceus’tan ses soluk yoktu. Kesilmeyi bekleyen tavuk gibi ipek pelerinin içinde büzüşmüş, olacaklardan habersiz titriyordu. Bu bir isyan olmalıydı. Göz gezdirdiğinde etrafta hiç muhafızının olmadığını fark etti. Demek ki isyancılar hepsini katletmiş olmalı diye düşündü. Ama nasıl sessiz sedasız gelebilmişlerdi buraya kadar?

Yardım alacağı kimse gözükmüyordu.

“Bağışla beni” dedi Marceus. “Yalvarırım hayatımı bağışlayın!”

“Hain domuz, o kıyamadığın hazinenin altınlarını sana kim getirdi? Kimin parasını kimden esirgedin sen?”

“Yalvarırım yapmayın…” dedi isyancılara başını çevirerek.

“Esas sen koca komutan… Luthenya’nın devrik kralı… Sen, bir altın bile etmezsin. Duyuyor musun beni? Bir altın kadar kimsenin gözünde değerin yok!”

O an Komutan Dukas’ın aklına bir fikir geldi. Septhenya kralının desteği ve yanındaki askerlerle ülke tahtına oturacak ve yeni yönetici kendisi olacaktı. Evet, Septhenyalılar fidyeyi alamayınca tüm esirleri galeyana getirip serbest bırakmıştı. Ama bu yaşananlar bir sandık altından daha değerliydi onlar için.

Komutan Dukas serbest kalınca, emrindeki bin kadar askerle saraya yürümüştü. Üstelik yaptığı isyana hemen hemen kimse karşı çıkmamıştı, hatta onu desteklemişlerdi bile. Sanki herkes bunu ister gibiydi. Ama Marceus’dan bir farkım olmalı diye düşündü o an. Onun kadar acımasız, merhametsiz olmamalıydı. Marceus’a bir fırsat vermeli ya da öyle görünmeliydi. Böylece tahtına oturduğunda halkın onu benimsemesi daha kolay olacaktı. Onun gibi zalim olmadığını kanıtlayacaktı.

“Hain Marceus!” dedi ve devam etti Dukas:

“Sen bizleri, en sağdık komutanını, halkını, askerlerini bir sandık altınla değiştin. Savaş meydanında onurunu yerlere fırlatıp, pis canının uğruna kaçıp, bizleri düşmana yem ettin. Ülkeni küçük düşürdün. Gözünü sadece para bürümüş ama ben sana bir fırsat vereceğim. Şimdi dinle beni;”

“Eğer bu şehirde sana acıyıp bir altın veren olursa, o altını alıp bana getireceksin. Karşılığında hayatını bağışlayacağım.”

Marceus’un titremesi yavaşlamış ve korku dolu gözlerini hafifçe kısmaya başlamıştı. Bu onun için bulunmaz fırsattı. “Onlarca dostum var bir altın nedir ki?” diye geçirdi aklından. Yeniden ağaçların kokusunu koklayacak ve yaşamaya devam edecekti.

Arkasında dört muhafızla Marceus pelerini sırtından alınmış, kirli elbiselerle şehri dolaşmaktaydı. En yakın dostlarına gitti hemen. Ancak bir terslik vardı. Kimse yardım etmeye yanaşmıyordu. Samimi ahbaplarından biri “Üzgünüm dostum...” demişti. “Sana yardım edersem ordu beni hain ilan edebilir.”

Kapılar birer birer suratına kapanıyordu. Politikacılar, emekli askerler, diplomatlar, tüccarlar hepsi adeta ağız birliği edercesine yüz çevirmişti Marceus’a. Aslında vakti vardı akşam olmasına ama hala bir altın bulamamıştı. “Lanet olasıca bir altın… Koca Kralın bir altın kadar değeri yok muydu bu ülkede?” diye mırıldandı. Üstü başı kir içinde kalmış, ipek gömleği lekelenmişti.

Sokaklardan birinde yine kapılar yüzüne kapanırken, yaşlı bir adam domuz sürülerinin içinden sesleniverdi ona.

“Marceus! Kralım… Ne oldu böyle size?”

“Ah…” dedi Marceus, ihtiyarın bulunduğu çitlere koşarak. “Ah efendim sormayın, altın… Bana bir altın borç verebilir misiniz?””

“Ben mi?”

“Evet söz veriyorum geri ödeyeceğim.”

Olanları yaşlı adama anlatınca, yaşlı adamın gözlerinde bir ışık belirdi.

“Bay Marceus belki size bir faydam dokunabilir. Eğer bu domuzların altındaki gübreleri temizleyip ahırı düzenlememe yardım ederseniz ben de size yardım edebilirim.”

Marceus düşünmeden kabul etti ve iri süpürgeyi alıp hemen ahırı, domuzların altındaki gübreleri temizlemeye başladı. Leş gibi kokuyordu ortalık, dayanılmaz bir hayvan pisliği kokusu vardı. Halbuki saatler önce taptaze bahar kokusu eşliğinde öğle yemeğini yiyordu. Şimdi ise canla başla domuz gübresi temizliyordu.

Yağmur çiseledikçe üzerindeki elbiseler vücuduna yapışıyor, düşen damlalar kendi terine karışıyordu. Eğilip kalktıkça ıslaklığı, vücudundaki ısıyla birlikte buhar olup havaya tütüyordu.

Muhafız askerler bir köşede olan biteni seyretmekteydi. Marceus’un bu hali onlara keyif veriyordu. Yaşamak ve hatta intikam almak ne kadar güzel bir duyguydu onlar için. Oysa daha birkaç gün önce Septhenya zindanlarında ölümü düşünüp; şu çaresiz Marceus’un gelip onları kurtarmasını beklemişlerdi.

Saatler süren çalışmanın ardından ahırın ve etrafın temizliği bitmişti. Hemen koşarak ihtiyar adama yöneldi. “Efendim.” Dedi.

“Efendim hepsi bitti. Altınımı verebilir misiniz?”

“Al bakalım” dedi ihtiyar cebindeki bir gümüşü çıkararak. “Bugünkü tüm kazancımı sana veriyorum.”

“Ama bana altın lazım.”

“Kral Marceus… Ben aylarca ahır temizlesem yine de bir altın kazanmıyorum ki.”

“Yani sende hiç altın yok mu?”

“Yok tabi…” dedi ihtiyar, ağzındaki eksik dişlerle sırıtarak. “Yıllarca ben size hizmet ettim; bir gün de siz bana çalıştınız çok mu? Hem belki böyle küçük işlerde çalışarak ufak ufak biriktirip toplayabilirsiniz bir altını, fena mı oldu?”

Marceus öfkeyle yaşlı adamın buruşmuş boynunu tutup sıkmaya başladı.

“Seni yaşlı herif!” diye bağırıyordu.

Öldürürcesine yapışmıştı adamın boğazına. Yaşlı adamın suratı soluk beyaz renkten pembeye dönerken Marceus, sırtındaki muhafız yumruklarının acısıyla ellerini çekmek zorunda kaldı.

“Ahmak kafam…” diye geçirdi içinden. “Saatlerimi o domuz ahırında heba ettim.”

Saatler ilerlemişti…

Gün batmak üzereydi ve artık Luthenya sokaklarında yürüyecek gücü bile kalmamıştı. O yürüdükçe arkadan gelen muhafızlar da onu takip ediyordu.

Halkın Marceus’a yardım etmesini bırakın, kralı tanıyan insanlar yerdeki taşları alıp suratına fırlatıyordu. Öyle ki kafasında oluşan taş darbelerinden yüzüne kanlar akıyor, yağmur eşliğinde kirli beyaz gömleğine doğru süzülüyordu.

Penguen gibi ayaklarını açarak kafası öne eğik, çaresizce yürürken saatler ilerliyordu. Bir an yürümeyi bıraktı ve çamurlu suların ortasına dizlerinin üzerine çöktü.

Cebinden ihtiyarın verdiği gümüşü çıkarıp parmaklarının arasına aldı, yağmurun paraya çiselemesini seyretti dalmış vaziyette. Bir an kafasını kaldırıp batmakta olan güneşe doğru, çaresiz ama umursamaz tavırla gülümsemeye başladı.

 

  

Uğur Aslan


Öyküyü rıhtımda okumak için: https://oykuseckisi.com/kral-marceus/

Devamını Oku »

24 Ocak 2021 Pazar

Ressam Denor La Fanzin


Sanatkâr olmak Tanrının bana bahşettiği mukaddes bir görev olmalı. Meleklerse sanırım beni korumakla yükümlüler. Ve bir annenin küçük çocuğuna gösterdiği şefkatle beni uyandırmaya geldiler. Evet evet, etraf aydınlanmaya başladı bile. Geldiler.

Hıııııııhhhh…

Derin derin nefes alıp verdiğim anda yataktan doğrulup elimi göğsümde gezdirdim. Tanrım… Yaşamak ne güzel bir duygu. Hele bir reklam arasından sonra tekrar yaşamak. Yeniden soluk alabiliyorum. Ellerim… Ellerim eskisi kadar parlak ve canlı. İkinci bir şansa sahip olmak ne muazzam bir şey. Karnımın sağ tarafındaki şişliği yokluyorum, eski halinden eser kalmamış, kusursuz duruyor bedenim.

Yatağa tekrar uzanıp gözlerimi odanın tavanında gezdirmeye başladım. O anda kollarıma bağlı şeffaf hortumlar birer birer hayalet gibi yok olmaya giriştiler. Muazzamdı…

Gürültülü soluk alışverişim dikkat çekmiş olacak ki bulunduğum odaya narin bir hemşire giriverdi. Kafamı ona doğru kaldırdığımda odanın duvarları, zemin, tavan ve hatta yattığım yatağın rengi gibi hemşirenin de beyazlara büründüğünü fark ettim. Gülümseyip günaydın demesiyle beni etkilemesi bir oldu diyebilirim. Sağlıklı olup olmadığımı kontrol ederken yeniden canlanan ruhumun sevinci ve hemşirenin güzelliği beni heyecanlandırmaya yetmişti. Derken konuşmama fırsat vermeyip “Gayet iyisiniz Bay La Fanzin” dedi ve odayı terk etti. Sanırım bu yeni dünyada bayanların vücut hatları daha da keskinleşen bir hal almış.

İnce beli ve kısacık eteği ile hemşire hakkında derin fantastik hayallere dalacaktım ki yatağımın üzerinde parlak soyut bir kafa beliriverdi. O irkilmeyle ansızın kucağımda ortaya çıkan kafaya küfredip tekmeler savurarak bacaklarımı topladım. Ancak nafileydi, ayaklarım boşu boşuna havada çırpınıyor, yatağımdaki görüntüyü delip geçiyordu.

“Lanet olasıca sen de nesin böyle, uzak dur benden!”

“Sakin olun Bay Denor La Fanzin” dedi metalik bir ses.

Ne itiraf edeyim korktum ama kendimi film sahnesinde gibi hissettim o an. Havada süzülen, gözleriyle beni izleyen ve konuşabilen metal renkte bir sanal kafa duruyordu yatağımda.

“Çok şanslısınız La Fanzin”

“Nedenmiş o? Seni gördüğüm için mi?”

“Hayır”

“Peki hemşire?”

“Hemşire?”

“Tamam tamam boşver, neden şanslıymışım?”

“Birkaç asır önce yapmış olduğunuz tablolar bugünlerde çok ilgi görüyor ve şanslısınız ki o ilgiyi en çok da saygıdeğer kralımız gösteriyor.”

Yüzüme ani bir kızarıklık çöktü o an. Tanrım dedim kendi kendime, birkaç asır… Dile kolay birkaç yüzyıl. Yüz, iki yüz, üç yüz belki de koskoca dokuz yüz yıl… Yani bedenimin üzerinden asırlar geçti ve tüm ailem, arkadaşlarım, çevrem… Aman Tanrım…

“Hangi yıldayız şuan?”

“2321”

“Tanrım… Neden bu kadar fazla? Yani beni uyandırmak için neden bu kadar beklediniz?”

“Bay Denor La Fanzin, hastalığınızın tedavisi önceki yüzyılda bulundu. Ondan önce ameliyat masasından kalkamayacağınız anlaşılınca bakım ünitesine alındınız. Şimdi uyandırılmanızın sebebine gelince: kralımız sizden portresini yapmasını istiyor.”

Düşünceli, şaşkın, üzüntülü, heyecanlı, karamsar, meraklı yani ne kadar duygu varsa aynı anda yaşıyordum o an.

“Portre mi? Kim? Kralımız derken? Ne zaman Cumhuriyetten vazgeçtik, Cumhuriyete ne oldu peki?” dedim kekeleyerek.

“Yeni yönetime yaklaşık 3 asır oldu La Fanzin, sağlık durumunuz şuan gayet iyi gözüküyor. Hemşireniz giyinmenize yardım edecektir, yola çıkmalısınız.”

“Ama…”

Derken koca kafa aniden kayboldu. İçinde bulunduğum ruh halini az çok anlamışsınızdır. Tek kelimeyle berbattı işte.

Her neyse çok geçmeden tatlı hemşire odama geldi. Hala gülümsüyordu. Olanları bir kenara bırakıp onu izlemeye karar vermiştim. Ne yalan söyleyeyim hemşire içten içten bakıp bana doğru gülümseyince unutuverdim her şeyi.

“Bay La Fanzin… İzin verirseniz kıyafetlerinizi giymenize yardımcı olayım”

“Elbette ki” dedim sırıtarak. Ve irkilmeyle topladığım bacaklarımı yatağa doğru tekrar uzattım. Fırsattan istifade ayağa kalmadan beni bir hemşirenin giydirmesi heyecan verici olur diye düşünüyordum. Yanıma yaklaşarak ellerini boynumun arkasına atıp enseme bir şey yerleştirdi ve o yerleştirdiği şeye dokunduğu anda elbiseler aniden üzerimde belirdi. Elbiselerin şaşkınlığına mı odaklanayım, yoksa beni saran buram buram kokan zarif kollara mı karar veremedim. Heyecanımı belli etmiş olacağım ki;

“Sorun nedir Bay La Fanzin?” dedi.

“Hiiiiç…” dedim.

O sırada kendime söz geçiremeyip bana uzanan kollara karşılık vermek istedim. Hemşiremin nazik vücuduna sarılıp kan kırmızısı dudaklarını öpmeye başlamıştım. Şanslı olduğumu da düşündüm hani. En ufak bir karşı koyma olmadan böylesine bir kadının yanımda oluvermesi…

Aman, her neyse işte bu kısmı detaylandırmaya gerek yok. Tek kişilik hasta yatağımda iki kişi sığmıştık bir şekilde, belki de hemşirenin narin oluşundandır bilemiyorum.

Neyse…

Her şey bitmişti ama sırtı bana dönük, ona sarıldığım anda bir şey oldu.

Kahrolası merakım.,,

Hemşire yarı açık nü bir model gibi yatağımda olmasına rağmen, bana yerleştirdiği cihazın aynısından kendi ensesinde de takılı olduğunu gördüm. Ancak çalışır vaziyetteydi. Zaten üzerinde elbise yok neden çalışıyor ki bu melet diye düşündüm ve parmağımı uzatıverdim. İşte olan o zaman oldu. Tanrı kahretseydi de dokunmasaydım o tuşa. Parmaklarım… Ah o meraklı parmaklarım…

Hemşirenin ensesine dokunur dokunmaz yatağımda kupkuru iskelet beliriverdi. Güzelim kadın yok olmuş gitmiş yerine ucube zayıflıktan ölen bir kocakarı belirmişti. Bildiğiniz iskeletin üzerine sarımsı streç film çekilmişçesine zayıftı işte. Derisi büzülmüş, yaşlı, perişan…

Yataktan aniden sıçrayıverdim tabi. Ve ensemdeki o lanet giysi cihazını çalıştırmayı düşünmeden çırılçıplak koridora fırladım. Amaçsızca koşup biryandan etrafa haykırıyordum. İşin kötüsü hemşire de panik yapmış olacak ki beni sakinleştirmek için iskelet haliyle peşimden koşmaya başlamıştı. Gözleri içine çökmüş, gür ve canlı saçlarından eser kalmamış, mezardan kaçıp arkamda depar atan bir ölü gibi…

“Yetişinnnnn, kimse yokmuuuuuu?”

Koridorun ilerleyen kısımları hemşire kaynıyordu, hepsi gösterişli, alımlı çalımlıydı. Hepsi de bana bakmış çıplak vücudumu birbirlerine gösterip sırıtmakla meşguldü. İçlerinden birinin Ressam Fanzin değil mi bu dediğini duymuştum. Anadan üryan vaziyette koşmaya devam ederken aniden metal kafa belirmişti tekrar önümde. Yeniden irkilmeye fırsat kalmadan sanal kafanın içinden geçiverdim, ardından bir daha, ve bir daha…

Sonunda:

“Bay La Fanzin” dedi metal ses bağırarak. “Artık durun!”

Ama ne mümkün… Sizin de arkanızda ucube kocakarılar olsa, sizde duramazsınız.

Koşarken etrafımda arılar görmüştüm en son. Ancak koridorda benle birlikte hareket eden bu arılar öyle bildiğiniz cinsten değil; yapay yani. Fazla sürmeden içlerinden biri küçük iğnesini boğazıma fırlatmayı başardı ve o an yığılıp kaldım olduğum yere.

Evet, ilk günüm böyle tamamlandı merkezde. Ertesi sabah –gerçi gece gündüz kavramından da emin değilim- kendimi havada asılı durmuş adeta yüzen manyetik yatağımda buldum. Hemşiremi değiştirdiler ve birazdan dışarı çıkıp kraliyet sarayına doğru yola koyulacağım. Bakalım resmini yapmamı isteyen kral da neyin nesi. Sahi, kral nedir bu devirde?

“Heeeey teneke kafa! Nereye gittin?”

Devamını Oku »

21 Ocak 2021 Perşembe

Tebrikler Bir Dünya Gezisi Kazandınız!



Uyanmamı çılgınlar gibi isteyen çalar saatin arzusuna yenik düşen bedenim, uyuşuk hareketlerle kendine gelmeye çalışıyordu. Banyoya gitmek için içgüdüye dönüşmüş adımlarla yola koyulmuşken sabah haberlerini duvar ekranından açıverdim. Adımlarımı takip eden spikerin görüntüsü, yol boyunca duvardan duvara akarak beni izliyordu. En sonunda banyo aynasında kendi görüntümün ardındaki boyutta yerini almıştı. Ak saçlı ama oldukça dinç görünen spikerin dolgun sesi banyoda titreşimler yaratıyordu. Musluktan akan su benzeri temizleme jeliyle yüzümü yıkamaya koyulmuştum.

-Evet sayın seyirciler Nz2 Coming şirketinin bu seneki 10 yurttaşı, çekilişle dünya gezisine katılmaya hak kazandı. İşte merakla beklenen o talihliler: 4. Eyaletten Basa Sunda, 18. Eyaletten Janda Baruk, 2. Eyaletten Simon Buncir, 25. Eyaletten Jonh Gobles, 32. Eyaletten Kerem Akar….

Kendi adımı duyar duymaz sırtım eğik şekilde sağ elimi açarak havaya kaldırıverdim. O an tv haberi durakladı, acaba bulunduğum eyalette aynı isimden bu çekilişe başvuran var mıdır diye düşünüyordum. Haberi tekrar izlemek isteyecektim ki yeni bir yazılı mesaj simgesi hologram tavandan süzülerek banyonun duvarında açılıverdi. Büyük puntolarla iletinin ana başlığı yazıyordu:

TEBRİKLER...
Sayın Kerem Akar, şirketimizin yapmış olduğu eski dünya gezisine katılacak on talihli arasında yer almaya hak kazandınız. Önümüzdeki haftanın sonuna kadar yetkililere başvurunuz gerekmektedir.
Saygılarımızla Nz2 Coming.


İçimde tarif edilemez bir duygu belirmişti o an. Atalarımın, insanoğlunun ortaya çıktığı ilk gezegen olan dünyaya yolculuk yapacaktım. Belki de solunabilir son oksijenini ciğerlerime çekme şansına sahip olacaktım.

Yüzyıllar öncesi… Devletlerin ekonomik bunalımlara karşı koyamayıp şirketlere teslim edilmesinden de öte, hatta bulunduğumuz gezegendeki ilk yerleşimden de eski. Tanrım bu inanılmaz bir yolculuk olacak.

Sevinçli haberin hatırına sabah sabah mutfağımdan gerçek bir hamburger sipariş ettim, yani bildiğiniz gerçek bir kırmızı et ürünü. Orta düzeyde her bireye yılda bir kez verilebilecek yiyecekler listesinden, belki herkese nasip olmayabileceklerden. Yaşamadığım eski günlerin hatırına…

O gün neşeyle birbiri ardına perçinlenmiş bakır kırmızısı yollarda yürüyerek işyerine gittim. Artık bu şehrin metalik kokusundan kısa süreliğine de olsa uzaklaşabileceğim bambaşka bir gezegene ayak basabilecektim. Mutluydum…

Ardından geçen bir hafta ve tahmin edemediğim yolculuk süresinden sonra eski dünyaya kavuşmuştum. Rehberimizin anlattıklarına göre dünya üzerinde yaşanabilecek sadece küçük bir toprak parçası kalmış. Geride kalan dünya yüzeyi ise okyanuslarla kaplı. Kimi yerler devasa derinliklere ulaşırken kimisi sığ sularla örtülmüş.

Yeryüzüne ulaştığımız adada 5 kadın ve 5 erkek eski dünyayı tanımaya çalışıyorduk. Devasa kuşlar, devasa ağaçlar ve devasa yaratıklar her birimizin dikkatini çekmeye yetmişti. Gördüğümüz şeyler ansiklopedik bilgi kaynaklarımız olan holosekreterlerin anlattıklarından çok farklıydı. Sözgelimi karıncaların büyüklüğü yetişkin bir insanın boyuna yaklaşıyordu. Hepimiz eski dünyadaki canlıların mutasyon geçirmiş olabileceğini düşünüyorduk; çünkü gördüğümüz şeyler anlatılanlardan ve öğrendiklerimizden çok farklıydı. Bu yüzden bu dünya sandığımızdan da tehlikeliydi. Bu tehlikeye rağmen kanatları küçük fırtınalara sebep olan onlarca kuş çeşidini, yer sarsıntısı meydana getiren atları, koyunları, sürüngenleri, tavşanları ve geyikleri görebildik.

Ancak her şey umduğumuz gibi geçmemişti. Gezintimizin 6. Gününde ben ve grubumdaki bir bayan aniden rahatsızlanıverdi. Nz2 Coming şirketinin açmış olduğu mini hastanede yataklara uzanmış şanssızlığımı düşünüyordum. Doktorun söylediğine göre grubumdaki bayan ağaçlarda oluşan pamukçuklardan, bense vahşi tavşan yünlerinden kapmış olduğum alerjik sendromdan yataklara düşmüşüm.

Sanırım bu eski dünya her yönüyle ciddi ve tehlikeli bir mutasyon geçirmiş, üstelik böylesine bir değişim geride kalan insanoğlunu da tehdit eder nitelikte. Belki de bundan dolayı bu gezegenden dört bir yana göç edildi.

Böylesine basit bir nedenden ateşli hastalık geçirircesine hasta oluşumuza anlam veremiyordum. Uzandığım yatağa gömülmüş, bir oda arkadaşıma birde dışarı bakan pencereyi seyrederken, aklıma mutasyona uğramış devasa canlılar geldi. Öğrendiklerimizden aşırı büyük bir dengeyle karşılaşmıştık. Ve o an aklımda birbiri ardına yıldırımlar çakıverdi. Ya mutasyona uğrayıp eski dünyaya göre küçülmüş olan bizlersek?


Devamını Oku »

22 Eylül 2015 Salı

Kat 7



Küçük bir kız çocuğu, gecenin ürkütücü karanlığından korktuğu için yanındaki adama sımsıkı sarılıverdi. Dışardaki çığlıklara karışan kahkahalar ortada tezat bir durum oluşturuyordu. Gürültüler kızın ruhuna işledikçe daha sıkı sarılıyordu yanındakine.

-Baba buraya gelebilirler mi?

-Şişşşt, hayır kızım merak etme sen. Yanındayım korkmana gerek yok.

Küçük masum gözlerini karanlığa doğru çevirip etrafını dinlemeye devam etti. Kendisini saran kolların arasında, odanın köşesindeki loş karanlıkta oturuyordu. Babası onu temiz su ve yiyeceklerle beslemesine rağmen her geçen gün zayıflamaktaydı. Gözlerinin etrafındaki morluklar ve dudaklarının grileşmesi gitgide artıyordu. Caddede ise kadınlı erkekli kahkaha sesleri, çığlıklar ve koşuşturmaca hâkimdi. Kuru hastalığından mustarip insanlar birbirlerini yemekle meşguldü. O gece Alara sesini çıkarmadan babasına sarılıp ertesi sabahı bekledi.

Ortaya çıkan radyasyon iyiden iyiye kendini belli etmişti.

Beton yığınları ve genzi yakan pis hava ile kalın toz tabakasında dolaşan canavarlardan başka bir şey gözükmüyordu etrafta. Güneş kendini yavan bir tatla belli etmesine rağmen, ışıklarını gezdirdiği alanların toz parçacıklarını havaya kaldırıyordu.

Bulundukları apartmanın yedinci katından dışarı çıkmayalı yaklaşık dört ay geçmişti ve ellerindeki erzak hızla azalmaya devam ediyordu. Dışarıdaki canlıların ise tek besin kaynağı kendileriydi. Kısacası sokaklarda yamyamlık kol geziyordu. Yakaladığı güçsüz bedenleri oracıkta tüketen yamyamlar, kuru hastalığı nedeniyle amaçsızca kahkaha atmaktaydı. Enfekte olan ve hastalığı kaldıramayanlar ise yol kenarlarında titreyerek can veriyordu.

Kemal, uyuyan kızını umutsuzca öperek uyandırmak istedi. Sarıdan griye çalan saçlarını okşuyordu kızının:

-Haydi canım uyan, kahvaltı zamanı.

Alara gözlerini kırpıştırarak uzandığı yerden babasına ufak bir gülümseme yolladı. Babası buna buruk bir sevinçle karşılık vermişti. Temizlik için getirdiği bezi, tastaki su ile ıslatıp kızının ellerini silmeye başladı. Çocuğun teni solmaktaydı ve yumuşak bir hal almıştı. Islak bezle kollarını silerken çürüyen derinin soyulmaya başladığı görünce beyninden vurulmuşa döndü. Alara’nın yüzene baktı aniden; ancak kızının canı acımışa benzemiyordu. Telaşını içine atarak konuşmaya başladı:

-Tamam canım şimdi gözlerini kapatmanı istiyorum, tertemiz olacaksın.

Alara söyleneni yaparak olanlardan habersizce bekledi. Kemal temizliği oracıkta bırakıp sargı bezi almak için fırladı. Ve hemen gelip kolunu sarmaya başladı. Kızının küçük yaşlarda bu acıyı çekmesi onu derinden üzüyordu. Ağlamak istemesine rağmen yanındaki kızını korkutmamak uğruna olanları içine atıyor ve bu da akciğerlerinin üzerinde sert bir yumruk hissi uyandırıyordu.

-İşte tamaaaaam.

Bakliyatları ezerek hazırladığı soğuk çorbayı kızına içiren Kemal, çaresizliğini düşünüyordu. Kızının aldığı her yuduma gülümseyerek yanıt veridi. Kendisi de birkaç lokma yerken ağzında sert bir cisim hissetti ve koşarak lavaboya gitti. Soğuk suda tam olarak yumuşayamayan bakliyatın sertliği dişinin yerinden çıkmasına neden olmuştu. Büyük kanlı bir tükürük savurdu lavaboya doğru yumruğunu sıkarak. Aynada solmuş yüzüne baktı ve ağzını açıp, ağrı hissetmeden yerinden fırlayan dişin çıktığı bölgeyi inceledi. “Dişimi yerinden oynatacak kadar sert değildi” diye düşünürken, kopan dişin hemen yanındaki dişin sağlamlığını anlamak için parmaklarıyla oynatmaya çalıştı. Ancak yanındaki diş de kökünden çıkıp elinde kalınca suratı kıpkırmızı oldu ve kızını telaşlandırmamak için kendi duyacağı kadar bağırtıyı koparıverdi.

Bedenleri artık dayanamıyordu radyasyona. Ama Kemalin bedeninden çok ruhu acı çekmekteydi. Kızının günden güne gözlerinin önünde erimesi ve bu küçücük yaşta koskoca acılar çekip öte dünyaya gidecek olması onu kedere boğuyordu.

Mutfaktaki damacana içerisinde ham tahıldan hazırlamış olduğu, fermantasyona uğramış içkisinden bir bardak alıp salona doğru yürüdü. Derin bir yudum alarak dişlerinin koptuğu bölgede içkisini bekletip tüketmeye başladı. Küçük kızı dışarda olanlardan habersiz, yerdeki halıya gözleri yarı açık yarı kapalı vaziyette uzanıverdi. Akşama kadar parkta oynayıp yorulmuş çocuklar gibi enerjisi tükenmişti. Oysaki uykudan kalkalı sadece dakikalar geçmişti.

Elinde bardakla camın kenarındaki sallanan ahşap sandalyesine oturan Kemal, kızını izlemeye koyulmuştu. İçinden fırtınalar kopuyordu. Kızının yavaş yavaş ölümüne içerledikçe sandalyesini daha hızlı sallıyordu. Dışarıdaki güruh yakalamış olduğu birkaç bedenden parçalar koparmaktaydı.

Başını çevirip caddeye doğru baktığında, zayıf esmer bir kadının çığlıklar atarak güruhtan kaçmaya çalıştığını gördü. Üzüntüyle izliyordu olanları. Çaresizce döndü tekrar kızına. Gözleri kapanmıştı, nefesini güçlükle alan kızını seyretmeye başladı. Kadehini yere bırakıp sandalyeden kalkarak kızına doğru ilerledi. Alara’nın yanına uzanıp saçlarını okşamaya başladı. Mora çalan göz kapaklarına bir öpücük kondurdu. Kızına sarılan baba gözyaşlarına engel olamadı ve sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırıkları gözyaşlarına eşlik ederken kızını kucağına aldı ve geldiği yere doğru ilerlemeye başladı. Pencereyi açıp solmuş havanın bayat kokusunu ağrılı ciğerlerine çekti. Kızına sımsıkı sarılmış vaziyette gözyaşlarıyla kendini baş döndüren yükseklikten bırakıverdi.

Kahvaltı sırası aşağıdakilerindi.

 

 

Seçkiden ulaşmak için:

http://oyku.kayiprihtim.org/kat-7-ugur-aslan/

 

Uğur Aslan


Eylül 2015

Devamını Oku »

20 Eylül 2015 Pazar

Bize Dayanmaz



O an (kendimi ilk defa karşımda gördüğüm zamandan bahsediyorum) boğazımda düğümlenen bir şey hissettim. Yutkunamayacak kadar kötü olmuştum. İçimde tarif edilemez duygular belirmişti. Biraz acımak, biraz pişmanlık, belki biraz da çaresizlik.

Zayıf ve ufacık bedenim sessizce etrafında olan bitene dikkat kesilmişti. Ne kadar da masum muşum diye düşündüm aniden. Ayakta durup ellerimi ceplerime sokmuş, herşeyden habersiz yaşça büyüklerin konuşmalarını dinliyorum. Ve o küçük bedenim, yıllar sonraki halini fark etmeden öylece karşımda duruyordu.

Sıska, bakımsız, bi çare bir vücut sanki karşımdaki. O an çocukluğuma sarılmak geçiyor içimden.

Çok geçmeden kendini ispatlama çabasına giren bir ergenin amaçsız tokatı çocukluğumun masum yüzünde patlayıveriyor.

Müdahale etmemem gerektiğini gayet iyi biliyorum. Zamanda yolculuk konusunda epey eğitim almıştım. Fark edilemeyen bir hata belki tümden yok olmama bile neden olabilirdi. Ancak kimi dürtüler bazen her şeyi bastırıveriyor.

On yaşındaki halimin karşılık vermeden masum bakışlarla olduğu yerde durması fitili ateşledi. Üstüne üstlük sessizlikten faydalanıp daha ileriye götürmek isteyen ergen, tümden sinirlerimi zıplatıverdi. Koşar adımlarla yanlarına yaklaşıp okkalı tokatı savurmam ile ergenin toprak zemine yapışması saniyenin yarısı kadar sürede gerçekleşti. Beş parmağımın tüm izleri parlak suratında aniden ortaya çıkmıştı. Genç yere yapışmış vaziyette, bacaklarını karnına doğru çekmiş, bir eliyle de kızaran suratını tutuyordu.

“ Bir daha…” dedim.

“Eğer bir daha bu çocuğa dokunursan o ellerini kökünden sökerim”

Bırakın ergeni, olup biteni anlamaya çalışan yan tarafta oturan gençler dahi hiddetimden çekinmişti. Onlara doğru bakmam ile kafalarını başka tarafa çevirmeleri bir oldu.

Evet… Her neyse işte, yolculuk kartımın ilk günden iptal edilmesindeki temel neden bundan ibaret. O nedenle siz siz olun sakın izleyici konumundan başka bir vasfa bürünmeyin derim. Ha şu da bir gerçek; o olay bugün de yaşansa, seyahat izinlerimin tümden yanacağını bilsem de, yine aynısını yapardım. Bizim milletin huyu bu işte, dayanamıyoruz ne yapalım.
Devamını Oku »

15 Mart 2015 Pazar

Oreon



“Germsel denemeler ilk olarak maddi durumu zayıf ailelerde gerçekleştirildi. Bay Frederick, deneklerin bu zaafından yararlanıp onları çalışmalarına katılabilmek için her aileye düzenli olarak ödeme teklifinde bulunmuştu. Ancak ilk deneklerde bazı komplikeler ortaya çıktı. Genç çiftlerin yeni doğmuş bebeklerinde 1 yaşından sonra bazı uzuvlar belirdi. Boyun ve sırt kısmındaki bu uzuvlar, bebekleri adeta yaratığa dönüştürüyordu. Zihinsel açıdan büyük ilerleme kaydedilmesine rağmen, Bay Frederick bu beklenmeyen durumu, denekleri yakarak ortadan kaldırmaya çalıştı. Olanlar yüzden Frederick’le olan tüm samimiyetimi ve iletişimimi kopardım. O ise, bizlerin karşı çıkmasına aldırmayıp, gizli gizli çalışmalarını sürdürmeyi tercih etti.”
El yazması sayfa 61


 

Yukarıdaki kısım “Öte Dünyaların Hikâyesi” adlı esere sadık kalınarak alıntılanmıştır. Kaynak gösterilerek verilen bilginin tüm hakları yazara aittir.

 

***


 

Uçhenga kalesinin güney yakasında bir grup asker belirmişti. Öfkeli güruh ellerinde kılıçlarla kaleye akın ediyordu. Kale menziline girmeden liderleri atını kırbaçlayarak askerlerin önüne sürdü.

“Kahraman Riolalılar! Kardeşlerim! Yaratıcı bugün sonunda bizlere bir fırsat tanıdı.”

Parmaklarıyla kaleyi işaret ederek coşkulu konuşmasına devam etti.

“İşte karşınızda Uçhenga! İşte zulümlerin krallığında toplanmış seçilmiş insanlar! Bizler yıllarca onların çılgınlıklarına maruz kaldık. Annelerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz onlara boyun eğdi. Yıllarca bizlere bir hayvan gibi davrandılar. Ve şimdi kahraman Riolalılar sıra onlara geldi. Boyun eğme sırası onlarda. Halkımızın acılarını dindirme zamanı geldi.”

Konuşan asker simsiyah bir atın üstündeydi ve heybeti oldukça ürkütücüydü. Göz çukurları zaten düzenli olmayan adamın suratı, sinirlendikçe daha da bir asimetrik hal alıyordu. Oreon adındaki bu askerin sırtında kamburunu örten gri bir kurt postu bulunuyordu. Postun üstünde de çift ağızlı bir balta takılıydı. Ancak Oreon, savaşında daima kılıcını kullanmayı tercih ederdi.

Oreon daha sonra yanındaki (aynı zamanda ahbabı olan) askerin kulağına bir şeyler fısıldadı. Gariptir ki yapıca Oreon’dan daha ufak olmasına rağmen bu asker de kambur sırtında kurt postu taşıyordu. Aynı zamanda bu adam Oreon’un yaveri gibi davranmaktaydı.

Söylenenleri dinledikten sonra Oreon’un adamı atını mahmuzlayarak tek başına kaleye doğru ilerlemeye başladı. Oreon adamın arkasından hiddetli sesiyle bağırmaya başladı:

“Gremlon dikkat et, onlara güvenme!”

 

Çok geçmeden Gremlon teslim olmayacakları haberini getirince askerlerin lideri daha da öfkelenmişti. Tüm birliği toplayarak konuşmasını yapmaya başladı.

“ Var gücümüzle savaşacağız. Tüm ganimet sizlerindir; değerli eşyalar, kadınlar, kılıç ve kalkanlar… İstediğinizi alabilirsiniz Riolalılar! Ancak Frederick denen şeytanı bana bırakmanızı istiyorum. O yılana dokunmayacaksınız!”

Konuşmadan sonra kılıç ve kalkanları birbirine vurarak askerler gürültü çıkarıyordu.

Bir süre sonra grejuva (zift) torbaları atlılar tarafından kale duvarlarına doğru fırlatılmaya başlandı. Özellikle Uçhenga’nın kapısı grejuva torbalarıyla dövülüyordu. Oreon adamlarına ateşli okları fırlatmalarını emrettiğinde karanlık çökmek üzereydi.

 

***


 

Uçhenga Kalesinde seçilmişlerin panik havası hâkimdi. Aslında her şeyin fitili Frederick tarafından ateşlenmişti. Aklına gelen her düşüncede bizzat insanlar üzerinde denemelerde bulunması Frederick’in toplumda büyücü olarak nitelendirilmesine neden olmuştu.

Uçhenga hiçbir zaman seçilmişlerin yani bilim adamlarının mekânı olmamıştır. Katliam dönemindeki kargaşadan uzaklaşmak için Frederick, Uçhenga beyine yüklü bir ödeme sonrasında oturma izni alabilmişti. Ve şimdi kendisini ve seçilmişlerin hayatını düşünüyordu.

Frederick elindeki gökyüzü taşı dediği kolyelerle kaleyi dolaşıyordu. 1. Derece yakınlarına ve arkadaşlarına dağıttığı bu taşları hiçbir zaman yanlarından ayırmamaları gerektiğini vurguluyor, herkesten sakin olmasını istiyordu.

 

***


 

Duvarlar alev aldığında etrafta panik havası vardı. Uçhenga sakinleri ateşe su ile müdahale ettikçe alevler daha da gürleşiyordu. Kale kapısı fazla dayanamayıp devrildiğinde Riolalılar naralarıyla içeri daldı. O anda kaleyi bir hengâme sardı. Çığlıklar, kan, kılıç sesleri birbirine girmişti. Oreon kırlaşmış sakalları, uzun kirli saçları ve heybetli duruşuyla barbarları andırıyordu. Kana susamışçasına önüne geleni tek hareketle çığlıklara boğuyordu.

En önde ilerlediği için kalabalığı yaran Oreon’du. Ve bir an onlarca kişinin arasına girdiği sırada ellerindeki kılıçlar yetersiz gelmeye başlamıştı. Bir an sırtına doğru gelen kılıcı fark ettiğinde arkasını dönemedi. O anda kamburu hareket ederek sırtındaki baltayı kavradı ve gelen kılıç darbesini savurdu.

Oreon ‘un kamburu 3. bir koldan ibaretti, bu saklı kol her zaman sırtındaki postun altında hazırda beklerdi. Frederick’ten intikam almasındaki en büyük neden de bu ucube görünüşüydü elbette ki.

Herkes gördüğü karşısında donup kalmasına rağmen Oreon üç koluyla birlikte çevresindekilere saldırmaya devam etti. Gözleri Frederick’i arasa da onu hiçbir yerde bulamıyordu. Daha sonra aradığı adamın saklanabileceği yeri tahmin etmek için etrafına bakındı. Onca duman, kargaşa ve kaçışmanın arasından gideceği yere karar verince koşar adımlarla ilerlemeye başladı.

Kale düşmek üzereydi Gremlon ve diğer Riolalılar, herkesi kılıçtan geçiriyordu. Oreon ise kaledeki binalardan birinde Frederick’i bulma telaşındaydı. Çok geçmeden tahminlerinde haklı çıkmış ve boş bir odada Frederick’le karşılaşabilmişti. Öfkeyle karşısındaki sandalyede sakin sakin oturan Frederick’e bağırmaya başladı.

“Seni şeytan, pis büyücü… Artık seni cehennemine yollamanın vakti geldi.”

“Oreon… Sen bir nankörsün. Teşekkür etmen gerekirken bana saldırman senin çokta akıllı biri olmadığını gösteriyor.”

Frederick kollarını iki yana açmış, umursamaz tavırlarla konuşmasına devam ediyordu.

“Bak bana. Tanrı herkese iki kol verirken, ben sana 3. bir tanesini bahşettim ve sen bunu aşağılama olarak görüyorsun. Yazık… Çok yazık. Sakın o kolun işe yaramadığını söyleme bana?”

Oreon öfkeden patlayacak gibiydi. Daha fazla dayanamayarak sağındaki ve solundaki kılıçları, hatta kamburundaki baltasını havaya kaldırarak karşısında oturan Frederick’e doğru koşmaya başladı. Şiddetli narasıyla ve olağanca gücüyle düşmanına darbeyi indireceği sırada, karşısında bir anda devasa bir fırtına kopmuş gibi geldiği yöne doğru savruldu. Yüz üstü duvara çakılmış, kollarındaki balta ve kılıçların her biri bir tarafa uçuşmuştu. Ayağa kalktığında Frederick’i odada (hatta kalenin hiçbir köşesinde) göremeyince öfke nöbetlerine kapıldı. Bir anlık bir fırtına Uçhenga kalesinin bazı kısımlarında mantık dışı olarak ortaya çıkmış ve eş zamanlı Frederick’le bazı kişiler ortadan yok olmuştu.

 

***


 

21…

Frederik ayıldığında geniş, bomboş bir ovada yere yüzükoyun uzanmış buldu kendini. Birkaç saniye sevinse de çevresinde 21 kişi sayabilmişti. Gökyüzü taşını dağıttığı sayıdan bir fire aşağısı 21… Çok geçmeden o firenin kızı olduğunu anlayınca dünyası başına yıkıldı.

Yeryüzünde Frederik’ten kalan tek miras Uçhenga’da bıraktığı kızı olmuştur. Frederik’in bu kızından olan 4. nesil torunu Bayan Clonet; günümüzde saygın bir üniversitede genetik alanında doktora çalışmasını sürdürmektedir.

Oreon’a gelecek olursak olaydan iki yıl sonra yaşamını yitirmiştir. İşin ilginç tarafı ise Uçhenga Kalesi’nin fethi sırasında Oreon’un henüz 13 yaşında olmasıdır.

 

 

Uğur ASLAN


15.03.2015

Devamını Oku »

21 Şubat 2015 Cumartesi

Son Oyun



Sandaldaki genç adam kollarının yorulduğunu hissetti ve elindeki kürekleri bırakarak homurdanmaya başladı:

“Artık yeterince uzaklaştık sanırım, buradan seni kimseler göremeyecek.”

Sandalın diğer ucunda, başı yana yatmış cansız bir beden bulunuyordu. 1.70 boylarında, kum rengi saçları olan zayıf bir bedendi bu. Cesedin boynundaki zincirli kolye denizin dalgaları ve güneşin etkisiyle ışıldıyordu. Karşısındaki soğuk yüzü seyreden adam ise oturduğu yerde düşüncelere dalmıştı.

“Meğer o kadar çirkin değilmişsin be arkadaş. Hatta yakışıklı olduğun bile söylenebilir. Yüzündeki masum ifadeyi keşke seni öldürmeden önce de taşıyabilseydin. O zaman dayanamaz ve belki sana ilişmezdim.” diye iç geçirdi.

Sandalın üzerinde doğrularak, cesedi kucaklamak için kendinden emin şekilde adımlarını atmaya başladı. Elleriyle cesedin kollarını kavrayıp biryandan da söylenmeye devam ediyordu.

“Biliyor musun” dedi.

“Minnet duymalısın, bu dünyadan çekip çıkaran birini bulduğun için yani. Eğer müdahale etmeseydim, seni daha fazla üzecek insanlarla karışılacaktın. İnsanoğlunun menfaatleri karşısında daha fazla yıpranacak ve bir piyon gibi yaşamaya devam edecektin. Yaşadığın hayat sana acı vermekten başka bir işe yaramadı.”

Öldürdüğü adamın belini kavrayarak sandaldan dışarı yuvarladı. Ceset denize düştüğü sırada genç adam, yalpalanan sandalda dengesini kaybetmeye başlamıştı. Cesetle beraber denize düşmemek için, kollarıyla havada kulaç atsa da, dengesini kaybedip kendini bir anda soğuk suların içinde buldu.

Bedeninin aniden titrediğini hissetti. Sanki biri kollarından tutuyor da hareket etmesini engelliyormuşçasına çaresizdi. Ansızın aklına “Acaba ölmedi mi” düşüncesi saplandı. “Yoksa beni tuzağa düşürdü de, o mu beni öldürecek?”

Denizin dibine yavaşça gömülüyordu. Ciğerlerindeki nefes kendine yetmeyecek kadar azalmıştı. Buna nazaran yaşadığı durum düşünme hızını daha da arttırıyordu. İrileşmiş gözleriyle soğuk suların dibinden, denize attığı adamı aradı. Fakat suyun içinde kendisinden başka kimseyi bulamadı.

Gözlerini yumarak, aklındaki ardı arkası kesilmez sorulara cevap aramaya çalıştı.

Çaresizce denizin dibine doğru ilerliyordu. Nefesi tükenen genç adam ellerini boğazına götürdüğü sırada, boynunda bir şey olduğunu hissetti. Gözlerini açıp boğazındaki nesneye baktığında bunun cesette takılı olan kolye olduğunu anladı. Ve o an kafasında yıldırımlar uçuşmaya başladı. Aklının ona oyun oynadığının farkına varmıştı. Artık kulaklarında tek bir cümle yankılanıyordu:

“O ceset bendim!”

Başını yukarı kaldırıp güneşin parıltısına doğru kulaç atmak istese de birkaç çırpınıştan sonra dayanamayıp kendini başdöndüren karanlığa bıraktı.
Devamını Oku »

22 Ocak 2015 Perşembe

Benim Adım Robohan



Benim adım Robohan. Evet, ben bir robotum. Sorun şu ki beni Türk mühendis ekipleri tasarladı. İşlemcimin sürekli ısınıp hata vermesinin sebebini de buna bağlıyorum. Oysaki Avrupa’da üretilen 6. Nesil robottaşlarım bizler gibi sıradan özelliklere sahip değil. Kendi kapasitesini yenileyebilme ve paralel programlama yetenekleri benden çok daha üstün. Görüntülerinden bahsetmek bile istemiyorum.

Ahh… Dünyaya gözlerimi açtığım ilk zamanı hatırlıyorum da, o zaman beni gördüklerinde hayret ve heyecan duyan insanlarla karşılaşmıştım. Onlar değerli olduğumu her zaman hissettiriyorlardı. Parlamayan hiçbir bölgem, sıkıntılı hiçbir aksamım yoktu o zamanlar. Hey gidi günler hey!

Tamam kabul ediyorum her robot üretildiği ya da kullanılacağı bölgenin dini anlayışına göre programlanır ama bu durum yaşadığım ülkede çok daha fazla tartışıldı. Bellek sistemime göz gezdirdiğimde bakıyorum da ne günler geçirmiştim! Robotların yaptıkları yemek caiz değil dediler en başta. Kimisi evde yalnız yaşayan bayanların robota sahip olması mekruhtur dedi. Bazı kesimlerin bizlere tepkisi haddinden fazla olmuştu. İstenmeyen aletlerdik ve bizi üretmek Tanrıya şirk koşmaktan farksızdı onlar için.

Tanrım…

Tüylerin diken diken olması deyimi bu olmalı.

Ben bir ikinci nesilim. Üretildiğim zamanlar çoğu kesim bizleri hayranlıkla karşıladı demiştim. Ancak üçüncü ve dördüncü serilerden sonra adeta pabucumuz dama atıldı. Üzülerek belirtmeliyim ki yeri geldi kanalizasyon temizlik şirketinde bile görev yaptım. Ha ilk işime gelecek olursak şimdiye kadar olanlardan en iyisiydi diyebilirim. Süpermarket kasiyerliği…

Maaş ödemeleri yapıldıktan sonra sahibeme götürdüğüm ilk ücreti ona verdiğimde, yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Bütün günlerini neşeyle geçiren, sadece dinlenmek ve eğlenmekten başka vakit harcamayan insanoğlu için biçilmez kaftan olmaya başladık. Bankacı, esnaf, işçi, memur, doktor, güvenlik kısacası adalet haricindeki hemen hemen tüm sektörlerde görevlendirmelerimiz yapılmaktaydı.

Adalet konusuna gelince o hassas bir mesele. Yani işin içine vicdani gereklilik girdiği için adli konularda insanoğluna her zaman ihtiyaç duyulmaktaydı. Bir robotun karar sürecinde ise neden-sonuç ve niceliksel durumlar en önemli organdır. Kullanılan yazılımın kalitesi ne olursa olsun bu sorun aşılamıyor.

Organ demişken, Japonya’daki üretim aşamalarında yapay kan dolaşımı kullandıklarını duymuş muydunuz?

Her neyse, ben yeni tasarım bir robot değilim ancak bu durum kendimi geliştirmeme engel değil ebetteki. Nasıl ki insanoğlu araştırmalarla, deneme yanılmalarla öğrenme sürecinde başarılı olduysa ben de olabilirim dedim. Araştırdım, okudum, sordum…

Şimdi ne mi yapıyorum? Hımm…

Hiçbir şey… Meraklı bir koleksiyonerin bodrum katında, uyku moduna alınmış şekilde bekliyorum. Kimse evde olmadığı zamanlar araştırmalarım sessizce devam ediyor. Ben modası geçmiş bir alet kutusu değilim ve bunu günün birinde ispatlayacağım…

Sanırım yine işlemci fanım soğutma konusunda yetersiz kalmaya başladı. Diğer makalemde görüşmek üzere.

 

Robohan

 

 

Yukarıdaki yazı, “Galaktik Times” adlı derginin 2108 Ocak sayılı Robohanla Röportajlar adlı bölümden alınmıştır.

 

 

Uğur Aslan

22 Ocak 2015

 



 

 
Devamını Oku »